General THOUMAS’ın 1854 Yılı Edirne Anıları-Fazıl Bülent KOCAMEMİ

FB_IMG_1513404356804edirne-(kırım savaşı.)..
General THOUMAS’ın 1854 Yılı Edirne Anıları;
Osmanlı-Rusya arasında olan Kırım Savaşına katılmak üzere Bolayır üzerinden Edirne’ye gelen Fransız ordusunda görevli Topçu Generali Thoumas’ın “Kırım Anılarım” İsimli  Kitabının III.Bölümünde 1854 yılı Edirne’sinin Askeri durumu,Tarihi yapıları,Sosyal ve Ekonomik yaşamı hakkında ilginç bilgilere sahip oluyoruz..
Fransızca orijinal kitaptan  Türkçe’ye çeviri yaparak www.edirnetarihi.com sitesinde yayınlanmak üzere gönderen Araştırmacı-Yazar Sayın Fazıl Bülent KOCAMEMİ’ye  Edirne tarihi ve kültür hayatına yaptığı katkılardan ötürü çok teşekkür ederiz…
[adsenseyu1]
-1854 yılı Edirne’si 110,000 nüfuslu, Rumeli Vilayetlerinin başkenti ve Paşaların mekanı Edirne
-General Thoumas 1854 yılı Haziran ayında Sultan Selim (Selimiye) Camii’nide gezer,Caminin ihtişamından etkilenir,camiye ayakkabı ile girilmediğini öğrenir ama Camii imamı çizmeleri ile girmesine izin verir… 
-Generalin anılarında 1854 yılı Edirne’sindeki  mağazalarda güzel elbiseler giymiş,saçlarını çiçeklerle süslemiş İtalyan ve İspanyol kadınların çalıştığını okuyoruz…
– Osmanlı Ülkesi için edindiği izlenim; “Uyuyan Türk’ler,yalan söyleyen Rumlar,işte ülke buydu!”
-Edirne’deki kadınlar hakkındaki düşünceleri; “Yahudiler çok güzeller,Rumlar ve Ermeniler çekici ve edalı.”
General Thoumas Fransız ordusunun Kırım savaşına giderken bir süre konakladıkları Edirne’de Aydın Türk’lerin kendilerine iyi gözle baktıklarını, Fanatiklerin ise kendilerine imansız gözüyle sert bakışlar attığını belirtiyor,Bulgarlar ve Katolikler Fransızları şevkle kabul edip alkışlıyor,Rumlar ise Fransızların parasını alıyor ama Rusların gelmesini arzuladıklarını yazıyor ve bir öngörüde bulunuyor,”Biz bu gün (1854 yılı) Rusların buralara gelmelerini engelleyebiliriz ama mutlaka daha sonra gelecekler..” diyerek 1877-1878 Rus savaşı sonrası Edirne’nin 1829 yılında olduğu gibi tekrar işgal edileceği kehanetinde bulunuyor…
Cengiz BULUT – EDİRNE
—————————————————————————————————-
Fazıl Bülent KOCAMEMİ
Araştırmacı-Yazar –İSTANBUL

KIRIM ANILARIM

1854 -1856

Yazan: General Thoumas

III. BÖLÜM

EDİRNE

            İki bataryamızla birlikte Edirne’ye gidecek olan Bouat tugayı, daha önce de bahsettiğim gibi, 3. Yaya avcı taburu, 6. Piyade taburu, 7. Hafif taburdan meydana geliyordu; ama avcılar önden gitmişler, 7. Hafif tabur bir gün yürüdükten sonra Autemarre taburu tarafından yolda çalışması için geride bırakılan 3. Zuav taburunu kaldırdı. Böylece birliğimiz gerçekte 3. Zuav taburu, 6. Cephe taburu, 13. Atlı Topçu bataryası, 15. Atlı Topçu bataryası, bir cankurtaran ve küçük bir konvoy olmak üzere 5.000 asker ve 6-700 attan meydana geldi. Yol, dikkate değer hiçbir kazaya neden olmadı. Aşılması güç olan yegâne yer, etekleri Saroz suları tarafından yıkanan ve  berbat bir yolu olan dik Kurudağ bayırıydı. Arazi malzemelerimiz başarıyla dayandı ama atların sayısını ikiyle katlamak ve tekerleklerden itmek gerekti. Bu hizmeti bize 3. Zuav askerleri sağladı. Bayır bazı yerlerde o kadar sarp ve dönemeçler o kadar keskindi ki, her çabaladığımızda tekerleklere fren atmak zorundaydık. 720 metre rakıma ulaşan bir bayırı tırmanmak yaklaşık dokuz saatimize maloldu ve diğer tarafından inmek için iki saat harcadık. Bu da bizim için fazladan bir etap ve on bir saat demektir.
 
Bolayır’dan Edirne’ye kadar katettiğimiz ülke genellikle güler yüzlü ve hoştu. Yol kolaydı çünkü hava kuru ve güzeldi. Eğer yağmurlu kötü hava olsaydı kesinlikle bataklığa gömülürdük. Yürüyüşümüzü zorlaştıran ise konaklama yerlerimizin yaş çayırlar hattâ bataklık olması ve gece boyunca dondurucu bir neme ve sabah saat altıdan itibaren güneşin tahammül edilemez sıcaklığına maruz kalmamızdı. Son iki gün boyunca, Avrupa Türkiye’sinin derin olmaktan ziyade, geniş olan en büyük nehri Meriç’in[1] sol kıyısını takip ederken şiddetli fırtına yedik. Bolayır-Edirne yolunu sekiz, daha doğrusu yedi aşamada katettik. Çünkü, sekizincisi 4 ya da beş kilometre ya vardı, ya yoktu. Kamp yerlerimiz şu isimleri taşıyordu: 1) Talkadere, 2) Beylikdere , 3) Keşan, 4) Kadıköy (eski köy), 5) Uzunköprü, 6) Eşileküre, 7)Kantatarköy, 8) Edirne ya da daha ziyade Edirne’nin güneyindeki ova, bu şehrin üstünde yükseldiği tepe ile Meriç’in en önemli kolu olan yavaş akışlı derin nehir Tunca arasındaki ova. Bütün bu yerler arasında sadece ikisi şehirdi: Keşan ve Uzunköprü. Üstelik, Edirne’yi Gelibolu’ya ve Istanbul’a bağlayan yolların düğüm noktası olmak gibi oldukça önemli bir yer olan bu ikincisi bizim haritalarımızda gözükmüyordu. Şimdilerde, Avrupa Türkiye’sinin iki başlıca şehrini birleştiren demiryolunun bir istasyonu konumunda. 110.000 nüfuslu, Rumeli vilâyetlerinin başkenti ve Paşaların mekânı Edirne, Konstantinopolis’in fethinden önce Türk İmparatorluğu’nun payitahtıydı. 1854 yılında hâlâ çok belirgin bir Türk damgasını taşıyordu. Girişimizi yapmadan önce baştan aşağıya temizlenmemiz için yakın bir yerde kamp kurmamız temin edildi. Şehri boydan boya oldukça telaşlı, sempatik ve meraklı bir kalabalığın arasında geçtik. Yerleşeceğimiz kampta Afrika avcıları, General Bosquet, Autemarre tugayı, Mercy bataryası ve maalesef binbaşı B… ile buluştuk. Edirne’de geçirdiğimiz günler hakkında konuşmadan önce o dönemde yaptığım ve yol boyunca hissettiğim özel duygularımı tam anlamıyla ifade eden yazışmalarımdan birkaç bölümü yazmamda fayda olduğuna inanıyorum. Tarih: “Keşan kampı, 11 Haziran, sabah on buçuk.”
“Önceki gün oldukça zorlu bir gün geçirdik; saat sabah üç buçukta Bolayır’dan hareketle saat yarımda Talkadere kampına vardık; Saros körfezini dolanarak ve Kavaş (haritada Kadeşis yazıyor) yakınından geçerek güzel bir ülkeyi katettik. Denizin hemen kıyısında ve yüksek dağların eteğindeki büyük bir ovada, çalılıklar serpiştirilmiş bir otlağın ortasında kamp kurduk. Çadırımın zemini yabanî kekik kokulu ince bir halı gibiydi ve eğer yeterli şekilde yiyip içebilseydik kendimi çok mutlu hissedebilirdim; ama berbat bir şaraptan başka içecek temini mümkün değildi ve aşçımız çok zor bir adamdı. Neyse ki sabah kendim için bir kap süt temin etmiştim çünkü bu ülkede çok inek, keçi, koyun ve kümes hayvanı vardı. Gelibolu dolayları 40 ya da 50.000 kişinin uzun süren konaklamasından yorgun düşmüştü. Burada her şey boldu. Bir tavuk 4 kuruş (16 sol); bir kaz 30 sol ediyordu. En zor günlerden biri dündü. Saat beşte, piyadenin geçidinden sonra biz harekete geçtik ve beş buçukta 3. Zuav birliğinin bulunduğu kıyının dibindeydik. Saat ikide bütün arabalarımı tepeye çıkarıp, saat dörtten sonra Beylikdere kampına ulaştım. Orada piyade sabahtan beri yerini almıştı ve 6. Cephe yüzbaşısı beni yemeğe davet etme mutluluğunu bağışladı. Jülyen çorba, omlet ve tavuklu pilâvdan oluşan muhteşem bir ziyefet… Bugün, saat dördü çeyrek geçe atlarımıza binmiştik. Biraz geç kaldık demektir, çünkü saat altıdan itibaren kavurucu güneş altında pişiyorduk. Birbirlerinden biraz uzak güzel köyleriyle, küçük serin vadileriyle, deresiyle, ağaçlarıyla, cazibeli mavi çiçekli keten tarlalarıyla gerçekten güzel bir ülke. Köy girişlerinde, bizim geçişimizi seyretmek ve iki buçuk kuruş (50 santim) değerindeki tavuklarını vermek için dizilmiş köylüleri buluyorduk. Genellikle sel gibi bir akan ama şimdi kurumuş çok engebeli bir akarsu yatağını geçtikten sonra, Gelibolu’dan biraz daha küçük ama binaları daha iyi yapılmış ve yolları daha geniş olan Keşan’a girdik. Halk neredeyse tamamen Rum. Herkes kapı önlerinde ya da pencerelerdeydi. Kadınların yüzleri açıktı. Aralarında gerçekten çok güzelleri ve kenarları altın işlemeli ceketleriyle çok güzel giyinmiş olanları vardı. Uzun ve oval yüzlü, çok uzun siyah badem gözlü ama büyük ağızlı ve etli dudaklıydılar.
“Erkeklere gelince, çoraplarının göz kamaştıran beyazlığı ve bacaklarının ortasında son bulan ve sıkan pantalonlarıyla genellikle iyi giyimliydiler. Konvoyumuzun ortasında telaş içinde bulunan çocukların çoğu bizim köylü çocuklarımızdan daha temiz ve daha iyi giyimliydiler. Netice itibariyle rahatlık içinde bir toplum görünümündeydi.”
“15 Haziran Perşembe saat sabah sekiz, Meriç’in hemen kıyısında, Edirne’nin minarelerinin göründüğü mevkide, Kantatarköy kampında.”
“Önce beyaz ekmeğimizi yedik. Keşan’dan ayrılırken ve zorlu bir merhaleden sonra Kadıköy otlağında kamp kurmağa gittik. Gene güzel bir ülke, serin vadicikler, akarsu, küçük ağaç kümeleri. Bir ağacın altına kurulan subay kampında her çeşit haşere tarafından yendik. Gece o kadar serindi ki, taburun askerlerinden yarısı diyareye yakalandı. Bu şartlar altında biçilmeyi bekleyen yüksek otlarla kaplı bir otlakta gecelemenin ne demek olduğu tahmin edilebilir. General duraklama yaptırmadığı için canımız çıkmış halde gelmiştik. 6. Cephe birliğinin en az yarısı geride kalmıştı ve gece boyunca küçük gruplar halinde bize katıldılar.”
Bizim konvoyun başı kadar garip bir görüntü yoktur: General büyük İngiliz atı üzerinde, yanından hiç ayırmadığı tümen inzibat subayı jandarma yüzbaşısı sağında, bir filozof edasıyla trombon çalarak karısının yanında yürüyen 6. Alayda müzisyen adamın yanlamasına ata binmiş karısı ise solunda ilerliyorlar. Daha da garibi, konvoy başı cankurtaranının başıydı. Genellikle üçü de çizme giymiş, omuzları üzerinde beyaz atkı dalgalanan tabib binbaşı, muhasebe subayı ve rahipten meydana gelen, ama sıklıkla bir dördüncü kişi, Biskra saldırısında Araplar tarafından kaçırılan, bir süre onlar tarafından esir olarak tutulan ve şimdi tümenin cankurtaranıyla Cezayir’den gelen tayfanın eşyalarıyla ilgilenen iri ve güzel kadın ile sayıları artan gruptu. Bu kadın ata iyi biniyor, konvoyun yanında dört nal gidiyor ve yorgunluktan yol kenarına çökmüş bir askeri bedavadan içki vererek canlandırıyordu. Bu, sanıyorum, efsanelerde anlatılan benzerleri gibi böylesine bir askerî bağışı lütfettiğini gördüğüm yegâne tür. Zaten mesleği sayesinde servet yapmamış mıydı ? Ama Sivastopol’un alınmasından sonra Péra’daki (Beyoğlu-İstanbul) büyük tiyatroda, Il Trovatore’nin ilk gösterimini seyrederken gördüm: Bana dediklerine göre zengin bir İtalyan bankerin himayesindeymiş ama fazla lüks içindeyken bile Türkiye’yi katederken yaptığımız yürüyüşteki kadar ilginç görünüme sahip değildi.
Yazışmama dönüyorum.
“Edirne surlarının dibinde, Cumartesi sabahı,17. 13 Salı günü her zaman güzel belde olan Uzunköprü’ye gittik. Uzunköprü bizim haritalarımızda bile yer almayan küçük bir şehir. Orada Türkiye’nin en ilginç eserlerini gördük: İçinden Meriç’in kolu Ergene’nin aktığı bir otlakta kurulu 175 kemerli (Osmanlı Tarihinde 174 kemerli diye geçer.Cengiz Bulut) bir köprü. Bu köprünün dört yüz yıl önce, Konstantinopoli’nin ilk sultanlarından II. Süleyman tarafından yaptırıldığı söyleniyor.(General Thoumas’a yanlış bilgi verilmiş Uzun köprüyü yaptıran II.Murad’tır.Cengiz Bulut)”
“Ertesi gün, büyük köprüyü geçtik ve birkaç tepeyi aştıktan sonra Meriç vadisindeki Eşileküre köyüne indik. Burada bize kamp yeri olarak su kenarında bir yer verildi. Kumun içindeydik. Burada harika bir fırtınaya yakalandık. Yatağıma uzanmıştım, yarı uyku vaziyetindeydim, sert bir rüzgâr beni uyandırdı ve üstümüzde büyük bir hızla ilerleyen kara bir bulut gördüm. Kendimi yere atacak ve bir örtüye sarılacak kadar zamanı ancak buldum. Göz açıp kapayana kadar dublesi olmayan çadırım delindi, yatağım ve bütün eşyalarım sular içinde kaldı. İki adım ötemizi göremiyorduk ve su kum üzerinde ırmaktan ayır edilemeyecek şekilde akıyordu. Uçup gitmesini önlemek için çadırımın büyük direğine sarıldığım sırada dışarıda sadık emir erim Martin kuma saplanmaları için kol gücüyle küçük kazıklar çakıyordu. Yağmur dindiğinde, manzara garipti: sular altında kalmış çadırlar, suyun içinde atlar, sönmüş mutfak ateşleri. Yıldırım mühimmat dolu sandıkların kayışlarını vurmuş ve bir bölümünü yakmıştı. Akşamı büyük kamp ateşinin etrafında kurumakla geçirdik. Bize odun dağıtan hizmet ekibine iyi not. Ertesi sabah yola yeni koyulmuştuk ki yeni bir fırtına daha çıktı: Yarım saat sürdü ve bizi yeniden sırılsıklam yapmağa yetti. Kampa geldiğimizde ve eşyalarımızı kurutmak üzere otların üstüne yaydığımız anda birden bir rüzgâr esintisiyle mavi gök mürekkep siyahına dönüştü, dolu süvari hücumu gibi indi ve giysilerimi toplarken, bir topçu askeri tarafından çalınan koyunu geri isteyen bir kavas (Türk jandarması) ile beraber kendimi ancak çadıra atabildim.
“Dün, Cuma sabahı, gidecek çok az yolumuz kaldığı için bütün zamanımızı kendimizi güzelleştirmeğe ayırdık. Saat yedi buçukta yola koyulmuş, sekizde Edirne’ye giriyorduk. Bir fersahtan daha uzun mesafe boyunca iki yanına dükkânlar sıralanmış, erkek, kadın ve çocuklarla tıklım tıklım dolu bir yolu takip ettik. 1829 yılında Ruslar’ın geldiği ve gene onların geldiği endişesi yaşanan burada kurtarıcılar gibi karşılandık. Bize karşı yapılan en nazik hareket kadınların geçiş yolumuz üzerinde sıralanmalarına izin vermeleriydi. Kesinlikle çok sıkı biçimde kapalıydılar. Gene de aradan merakla bakan güzel siyah gözleri gördük. Sokaklar geniş ama kötü parke kaplıydı. Viranelerin ortasında birkaç tane güzel mavi, pembe ve mor boyalı ev vardı. Bilhassa maroken ayakkabılar ve ipek elbiseler bakımından mağazalar gayet uyumluydu. Bütün şehir gül bahçeleri ve dut ağaçlarıyla çevriliydi. PiyadeTunca’nın büyük ve güzel ağaçlarla kaplı iki kolunun meydana getirdiği bir adaya yerleşti. Askerler gündüz burada rahattılar ama gece çok serin oluyor. Biz topçular, şehirle bu ada arasında yer alan, güneş altında kavrulan ama sivrisinekler tarafından daha az yenildiğimiz ve gece neminin daha az olduğu ovayı işgal ediyoruz. Süvariler Tunca’nın diğer yakasındalar. General adanın ortasında bulunan “Eski Saray” adı verilen eski saraya yerleşmiş. Bu saray adası gerçekten görülmeye değecek kadar eğlenceli: Burada tütün, pastalar (berbat), şekerlemeler, krema, buzlu limonata, ve buradan sadece birkaç fersah uzaktaki Balkan dağlarının zirveleri bembeyaz olduğu için on kuruşa buz  satan yerli satıcılarla dolu.”
16 Haziran’da Edirne’ye varınca sadece üç ya da dört gün dinlenmemiz gerekiyordu. Buna rağmen 27 Haziran’a kadar yani kavurucu sıcak altında on bir gün kaldık. Bize dediklerine göre bütün bu zaman Varna’ya kadar gideceğimiz yolu için gerekli yiyecek ve samanın hazırlanması için kullanılmıştı. Bir birinin ardından 7. Hafif süvari, dragonlar[2] ve zırhlı süvariler, birçok batarya ve topların büyük bir bölümü bize katıldı. En büyük eğlencemiz şehirde yaptığımız yürüyüşler ve atlı gezintilerdi. İtiraf etmeliyim ki sıcak bizi tembelleştiriyordu: Güneş batmadan önce şehre inmek neredeyse mümkün değildi ve subayların çoğu ya uyuyor ya da çadırının içinde pişiyordu. Marcy bataryasından Teğmen Pellé ve ben atımızla güneş altında ya da rastladıkça ağaçlıklı yollarda dört, beş saat her gün gezinmeyi hiç ihmal etmedik. Yerli halkın yaptığı gibi yünlüden başka giysi giymemek ve çadır bezi kumaşı pantolon kesinlikle kaçarak kendimizi pek çok meslekdaşımızın kaçamadığı hastalıklardan (ateş, kolik, vs.) koruduk.
Birliklerimiz Edirne’de sansasyon yarattı. Zırhlı süvariler dev adamlar gibi etkilediler. Dağ bataryaları yerli katırlardan iki kat yüksek ve güçlü katırlarıyla büyük sükse yaptılar. Edirne’de çok az Türk askeri kalmıştı ve bütün ordu Tuna’da olduğundan onlar da şüphesiz yedeklerdi. Bu adamlar, her ne kadar giysileri genellikle eski olmakla beraber oldukça iyi niyetliydiler ama subayları çok kötüydü. Halkın nezdinde hiç saygı görmüyor gibiydiler ve yetkililer onlara çok kaba davranıyorlardı. Bir Rumeli paşası geçerken hemen ayağa kalkmadıkları için bir Türk jandarması tarafından sopayla dövülenlerini gördüm. Bu birlikler Saray adasının orta yerindeki muazzam büyük bir kışlada yerleşmişti.
Kışlanın bir bölümünü işgal ediyorlardı ve boş kalan kısma bir hastane kurmuşlardı. Dört yanı bir zemin üstünde iki katlı binalarla çevrili geniş bir dörtgen avlu düşünün. Bu dörtgen boyunca ve her katta (zemin katı dahil), açık havaya çıkmadan bütün kışlanın içinin gezilebildiği, karşı duvarından baktığı kırlarla aydınlanan ve havalanan odaların kapılarının açıldığı, hatırladığım kadarıyla beş, altı metre eninde geniş bir galeri bulunuyordu. Dört köşede galeriye açılan bir kapısı ve içindeki çıkıntıların dış taraflarında bir çok açık pencerenin yer aldığı helâlar vardı. Bu uygulama neticesinde içeride koku duyulmuyordu ve askerler bizim karargâhlarda olduğu gibi üşümeden istedikleri zaman buraya gidebiliyorlardı. Özetle, bu kışla bana çok tanıdık geldi, en azından sıcak bir ülke için, ama benim bildiğim kadarıyla Fransa’da hiçbir zaman benzeri yapılmadı. Belki de çok pahalıya mal olacağı içindir.
Edirne’de polis iyi yapılanmıştı. Rüstem Paşa çok sertti ve jandarmalarından çok korkuluyordu. Bu büyük komutan bize çok sevecen davrandı ve bizim için, serinletici olarak dondurma, limonata ve gül yaprağı çayı ikram edilen bir gece tertipledi. O günden sonra dostumuzun hırsızlık suçuyla tutuklanıp ve hapsedildiği söylendiğini duydum. Bu bana acı verdi çünkü yiğit bir Türk’e benziyordu. Gerçek şu ki, rivayete göre, daha sonra Doğu’ya sık sık yapılan tayinlerden birinde itibarı iade edilmiş ve Suriye ve Anadolu Paşası yapılmış. Bilâhare daha ünlü ve orada rastlamayı beklemediğim birini gördüm . Türkiye’ye ne olduğunu bilmediğim bir görevle gelmiş olan General Prim’den bahsediyorum. Giyim ve duruş bakımından muhteşemdi. Bu açıdan General Bosquet bile onunla zor rekabet edebilirdi. Prim’e farklı askerî sınıflardan gelen hepsi yakışıklı ve yepyeni apoletler takmış birçok İspanyol subay eşlik ediyordu. Ayrıca, değişik giysili, uzun ve kalın siyah favorili, kulaklarına altın halkalar takmış, bizim bahriyeliler gibi devrik yakalı önü açık işlemeli ceketle göz kamaştırıcı düğmelerle bezeli yelek giymiş, yandan düğümlü sarı-kırmızı kuşaklı, geniş ve kısa pantalonlu ve silâh olarak çok kısa ama büyük kalibreli bir tüfek taşıyan iri ve güçlü sekiz, on delikanlı peşinden geliyordu. Pazar ayininde, 3. Zuav istihkâmcıları bir yanda, Prim’in süvarileri diğer yanda olmak üzere, diğer üç yanında birliklerin dizildiği dörtgenin kalan bir yanında kurulu mihrabın çevresine yerleşmişlerken, mihrabın tam karşısına da zırhlı süvariler konuşlanmıştı. Prim ve Bosquet, trampetlerin, boruların ve müziğin gürültüsü arasında, peşlerinde kurmaylarıyla yan yana girdiklerinde ve zırhlı süvarilerin arkasında yer alan bizim bataryanın hizasına geldikleri esnada top atışı yapıldığında, bundan daha muhteşem ve etkileyici bir manzara düşünmek çok zordu.
Bazı geceler bizim merakla seyrettiğimiz ama tarif etmesi benim için çok güç olan farklı bir gösteri de Karagözdü. Herkesin bildiği gibi Karagöz Türk kuklasıdır. Sansürün izin verdiği sözler tahayyül edilebilecek edepsizlik sınırlarını aşar. Bayram kutlamaları sırasındaydı: Tercümanımız ve rehberimiz, dışarıdan hiçbir farklılık göstermeyen ve yarı karanlık içi çok sayıda erkek ve çocukla dolu bir eve götürdü. Dörtgen salonun bir kenarında sahne, yani arkadan aydınlatılan küçücük bir beyaz kumaş vardı. Seyirciler sıraların üzerine oturmuşlardı. Sol tarafta kahve vardı. Biz içeri girer girmez, toplum içinde belli bir seviyeyi temsil eden birçok kişi telaşla bize geldiler ve bizi en yüksek sıralara oturttular. Ucu amberden ağızlıklar ve kahve ikram ettiler ve gösteri devam etti. Karagöz’ün gösterdiği ve yaptığını pek iyi görmüyorduk. Hareketlerindeki tekdüzelikten sıkıldık. Söylediklerinden hiçbir şey anlamadık ve rehberimize sorduk. “Doğrusunu isterseniz çevirmeğe cesaret edemiyorum, dedi, ama eğer söylenenleri anlasaydını bunlar gördüklerinizin yanında hiç kalırdı.” Ve Karagöz’ün her gaddarca hareketinde kahkahalar kopuyor, heyecanlı bravo sesleri geliyor ve tepiniliyordu. Bilhassa çocuklar çok eğleniyordu. Harem hayatına bundan daha pratik bir hazırlık düşünülemez. Dişi gençliğin de bu eğitime katıldığı varsayılıyor çünkü meşhur Karagöz, aynı bizdeki tılsımlı lamba gibi[3], evlerde de gösteri yapıyor.
Edirne’deki günlerimiz süresince, yerel yönetim istihkâmcılarımız tarafından yapılan fırınları bize taze ekmek pişirmek için kullanmak istedi. Ama fırınlarımız nemliydi ve ekmekler küflendi. Bazı geceler, Eski Saray parkında bir köşk içinde yemek salonu olan General Bouat’da yemek yiyordum. Ekmeğin kalitesiyle kendimizden geçtik ve General bizimle yemeğe katılan yardımcı idarî memura iltifat etti. O zaman bize alayda verilen ekmeğin aynı kalitede olmadığını söylemek gibi bir hata yaptım. İdarî yardımcı itiraz etti, General sinirlendi, ve önce gözleriyle cesaretlendiren 3. Avcı piyade taburu komutanı desteğini sürdürmeğe cesaret edemedi. Hepsi üstüme yürüdü ve hep memnuniyetsiz topçuyu dümdüz ettiler. Ama masadan kalkar kalkmaz bataryama koştum, iki adamla içi yirmi kadar ekmekle dolu bir sepet getirdim, hâlâ biraz sıcak olan dört-beş ekmeği yardım: Renkleri  harika bir gri-yeşildi. General ve yardımcı idareci durumu anladılar ama ikisi de benim bu davranışımı af etmediler. Herşeyin yolunda olduğunu düşünmek ne de kolay ve hoştur !
İşte o dönem yazışmalarımdan birkaç alıntı.
“18 Haziran – Bu sabah şehre indim ve Sultan Selim Camii’ni gezdim. Muazzam büyük. Bütün avlular beyaz mermer döşeli, çeşmeler ve revaklı koridorlar var. Cami büyük avlunun ortasında. Sütunlarla desteklenen ve dört minarenin hakimiyeti altında gerçek bir taş tan dantel olan geniş, uzun bir kubbe.
“Biz bahçelerde geinirken, camiye ayakkabıyla girmenin yasak olduğu söyledndi. İşaretle bunun zor olduğunu anlattığımızda imam (rahiplerin başı) “Bono” diye bağırdı ve çizmelerimizle girmemize izin verdi. Burada Bono, lisanın özü: Bono francese, diyor karşılaştığımız büyün yaşlı kadınlar. Gençlere gelince, şehre muzafferane girişimizde bizi karşılayanlar arasındayken şimdi evlerine kapatıldıklarından bu yana göremiyoruz. Mağazaların çoğu, kadınları en iyi elbiselerini giymiş ve saçlarını çiçeklerle süslenmiş olarak tezgahta alaturka biçimde oturan İtalyanlar veya İspanyollar tarafından işletiliyor. Bunu bizi onurlandırmak niyetiyle mi yoksa mevsimden dolayı mı olduğunu bilmiyoruz ama her yer günün çiçeği zambaklarla dolu.”
“22 Haziran – Şehri, genelde güzel olmasa da, hiç olmazsa halkın geleneklerini incelemek açısından görülmeğe değer buluyoruz. İşte bunlardan zor yürüttüğümüz bir tanesi ! Paşa’nın kendi zevklerine göre giyinmiş, kuşaklarında birçok hançer, kısa kılıç ve uzun namlulu tabanca taşıyan, bir tür jandarma ya da şehir çavuşu olan yüz kadar kavası var. Bu delikanlılar, barışı bozmaya yönelik her hareketi Edirne’den uzak tutuyorlar. Geçen gün, Paşa’nın mâlikhanesinin avlusunda içine su katılmış süt satmağa çalışan fakir bir köylü gördük. Testisini boşaltıp kırdılar. Kavaslar onu yere yatırdılar ve sopalarla döverken yüzüne de çizmeleriyle tekme attılar. Bir başka seferde, sokaklarda toplu bir geri çekilme ya da kaçışa şahit oluyorduk. Yangı çıktı sandık. Hiç de öyle değildi. Paşa şehre dönüyordu. Onun geçtiği güzergâhta paradan daha çok sopa atıldığı biliniyordu. Yangından bahsetmişken, geçen gün bizim kampın yakınında bir tane gördük. Yatmak üzereydik, aniden bizi parlak bir ışığın aydınlattığını ve alevlerin göğe yükseldiğini gördük. Bizim yanan eve girmemizi engelledilerse de kapıyı kırdık ve içeriye girdik: Kimseler yoktu. Evdekiler karılarının kaçmalarını sağlamış ve hepsi kurtulmuş, alevleri evi alevler yutsun diye bırakmışlardı. Su olmadığından, aynı şekilde boşaltılmış yan evi yıkmakla yetindik. Herşey bitince polis müdürü yanında on kadar kavasla geldi ve çengel ve kancalarla bizim yaptığımızı yapmağa başladılar. Çünkü yangın durumunda başvurdukları tek taktik ateşin işini bitirmesinden yana olmaktı. Bu yardım gelmekte hep gecikiyor. Uyuyan Türkler, yalan söyleyen Rumlar, İşte ülke buydu !
“Birçok kez ziyaret ettiğimiz Pazar ilginçtir. Jouffroy pasajı gibi geniş ve Paix sokağı kadar uzun, kenarlarında satıcıların bağdaş kurdukları, ciddîyetle çubuk tüttürdükleri ya da minik fincanlarda kahvelerini höpürdettirdikleri dükkânların sıralandığı ve ortasında çoğunlukla kadınların dolaştıkları bir galeri hayal edin. Ayakkabı ve işlemeli kumaşlar dışında İngiliz, Fransız ve Avusturya malları seyrek olarak bulunmakta. Dikkat çekecek kadar bol mal var. Satıcıların istediğinin sekizde birini teklif etmekten çekinmeğe gerek yok. Pazarı dolaşan kadınlar bizim alış veriş yapışımızı seyrederken ve ödeyeceğimiz parayı parmaklarıyla işaret ederken çok mutlu oluyorlar. Buradaki sırma işlemeciler ve garnitürcüler son derecede mahir. Bazen onları kadın ceketlerini, önceden desenlerini hiç çizmeden en karmaşık arabesk süslerlekaplayışlarındaki sürati hayranlıkla seyrederim. Ürettiklerine bakarak zengin evlerde büyük bir lüksün varlığından bahsedilebilir. Dışarıda kadınlar paket gibi sarılı dolaşıyorlar. Sadece gözleri ve burunlarının ucu görülüyor. Başörtüleri yüzlerinin alt kısmında dört, beş kez katlanmış ama atlarımızın üstünden, geçenlerin göremeyecekleri düşünülen pencerelerine göz attığımızda, çok güzel giysiler, işlemeli kısa korseler, ayak bileğinde sıkılmış geniş pantalonlar, vs. gördük. Yahudiler çoğunlukla çok güzeller ama başlarından yere kadar inen uzun beyaz yün başörtüsünün örttüğü bir çeşit geniş top yüzünden gülmeden seyredilemeyecek kadar gülünç görünüyorlar. Rumlar ve Ermeniler çekici ve edalı. Dün Edirne’ye bir dragon alayı, bir zırhlı süvari alayı ve bir atlı batarya  geldi. Onların geçidini çok büyük bir kalabalık seyretti. Arkadaşımla birlikte amfitiyatro şeklindeki basamaklar üzerine Rum kadınlarının oturduğu bir dükkânın yanında durabildim. Aralarından bazıları çok güzeldi. Enselerine dökülen kalın siyah saçlı, başlarının yan tarafına yatan beyaz kadife bantlıydılar. Diğerleri saçlarında sadece kırmızı karanfilli taçlar vardı. Bahçelerde görülmeğe çok alışılmış çiçeklerdi çünkü, kadınlar ve erkekler (Rumlardan bahsediyorum) bunlarla örtünmüşlerdi. Üstelik, şehrin etrafında muazzam gül bahçeleri vardı.”
“Cumartesi 24 Haziran – Marcy bataryasından birinci Teğmen Pellé ile ata bindim. Şehrin özellikle ülkenin büyük sanayi olan ipek böceği kurdu yetiştiren Rumlar’ın oturduğu aşağı mahallesini takip ettikten sonra Tunca ve Meriç’i birleştikleri yerden geçtik. İki köprü de ama bilhassa Meriç üzerindeki çok güzeldi. Bu ikincisi ortasında yer alan köşk ve tepesindeki kocaman yıldız ile bütün Doğu’yu temsil eden mühür gibiydi. Buradan Edirne’nin görünüşü gerçekten muhteşemdi. Yeşillikler arasında yeşil, pembe ve mavi evlerin ortasında bir amfitiyatronun tepesi gibi görünen büyük Selimiye Camii’nin göğe yükselen dört minaresi görülüyordu.”
“Bu dar ve uzun köprüde, önümüzde üstü daire şeklinde örtülü ve arada bir kınalı sararmış küçük ellerin araladığı perdelerle kapatılmış bir araba gidiyordu. O zaman bir an için yastıklara tembel tembel uzanmış, neşeli kahkahalar atan ve parmak uçlarıyla öpücükler gönderen bir harem görüyorduk. Bu gürültü üzerine arabayı çeken öküzleri yöneten ve yolun darlığı nedeniyle önde yürüyen arabacı elini belindeki tabancaya götürerek kızgınlıkla dönüyordu. Perde aniden iniyor, bütün içeridekiler uyuyor numarası yapıyordu ve biraz sonra aynı sahne tekrar başlıyordu. Masum bir sahneydi çünkü ırmak geçilir geçilmez araba biz geçip gidene kadar durdu ve seyyar haremi bizden uzaklaştırdı.”
“O zaman küçük bir tepeyi aşmak için dört nala kalktık ve aniden aynen Fransa’dakiler gibi bir Çingene kampının ortasına düştük. Çoğu çocuk ve kadınlardan oluşan, hepsi neredeyse tamamen çıplak, yumuşak hatlı siyah ve bronzlaşmış vücutlarını kızgın güneşe sermiş en az iki yüz kişiydiler. Anında etrafımızı çevirdiler ve birçok kadın atlarımızın koşumlarını tutarak ellerini bize uzattılar.  Ceplerimizdeki bütün bozuk paraları savurarak bu pitoresk ve delice kalabalıktan kurtuluyor ve atlarımızın terkisine sert kırbaç darbeleri vurarak ve ters yöne döndürerek dört nala kaçıyoruz. Böylece tekrar hoş biçimde gölgelenmiş küçük ve İngiliz patikaları gibi çok bakımlı bir yoldan sahil boyunca giderek Meriç kıyısına dönüyoruz. Suyun burasında Meriç Metz’deki Moselle ırmağından biraz daha geniş. Suları oldukça çirkin bir kahverengi. Muhakkak ki son fırtınalarla kirlenmiş ama içinde birbirinden ayrı ev ve birçok değirmen bulunan ağaçlarla kaplı kıyıları son derecede güzel. Yarım saat sonra içinde cami yerine iki Katolik kilisesi bulunan bir köye geldik: Biri Rum, diğeri Roma. Bütün konsolosların kır evleri burada. Halkı ipek böceği kurdu yetiştirmekle ve koza eğirmekle iştigal ediyor. Bütün kapılarda genç kadın ve kızlar dut yaprağı hazırlamakla meşgul. Aralarında çok güzelleri var. Bilhassa perdeyi aralayarak bize bir pencereden bakan ve  başımızı onlara doğru kaldırdığımızda deliler gibi gülmeğe başlayan üçü.”
“26 Temmuz – Selimiye’yi görmek için birçok kez geri döndük. Bir keresinde geceydi. Bayram kutlamaları dolayısıyla (Ramazan’ın ya da orucun sona erdiren eğlenceler) şahane aydınlatılmıştı ve muhteşem bir manzara teşkil ediyordu. Ne var ki dikkat çeken bahçelerin her yerinden fışkıran suların serinliği ve duruluğuydu. En bereketli sulardan biri topraktan, doğrudan otağın altından çıkıyor. İçmek için, diz çökmek ve eğilmek gerekiyor. Su dudaklarınız boruya değmeden ağzınıza giriyor. Bizi oraya götüren imam kibarca içmeğe davet etti. İşlem sona erdikten sonra bana şöyle dedi: “Artık bundan sonra bu camiye kırk yedi kez daha geleceğinizden emin olabilirsiniz.” Kırk yedi kez fazla ama Ruslar’la karşılaşmamızdan döneceğimi güvence altına almak için geçerli miktar hariç burada olduğum sürece gelirim. Top gürlemesi altında yazıyorum. Bugün bayramın son günü ve Paşa barutu vererek bizden 81 pare atış yapmamızı rica etti. Dün sabah, bataryamız Eski Saray’daki ayini kutlamak için atış yapmıştı. General Bosquet ve d’Allonville birkaç gün önce gitmişlerdi. Törene başkanlık eden General Bouat idi. Törenden sonra Edirne’nin Hıristiyan toplumundaki ve bizim biraz ilkel zarafetleri nedeniyle piqueuses de bottines (çizme deliciler. ç.n.) adını verdiğimiz bütün kadınları köşküne buyur etti. Onlara serinletici içkiler ikram etti ve 6. Alayın orkestrasının çaldığı polkayla dans ettirdi.”
“İyi arkadaşlarımdan biri olan Edirne civarına birliklerin konuşlandırılmasıyla görevlendirilen komisyonun üyesi Yüzbaşı Michel (Kırımda öldürüldü), kampta daha iyi bir yere yerleşmek için durumdan istifade etmişti. Edirne içinde, Paşa’nın bankeri olan Ermeni tefecinin evine yerleşti. Onu görmeğe gitmiş ve merakla evini gezmiştim. sBütün odalar ahşap kaplamaydı ve parlak mavi ya da sarı renklere boyanmıştı. Her yerde Venedik avizeleri ve aynaları, muhteşem halılar vardı ama mobilya yoktu. Her odada çepeçevre uzun, en az iki metre eninde bir divan ve üstünde bir yığın yastık vardı. Gündüz dinlenilen, gece uyunan yer burasıydı. Akşam yemeğini bu divanlara oturarak yediğimiz salonun on penceresi ama güneşten korumayı güvence altına alan kalın kepenkleri bulunuyordu. Her yere tatlı bir serinlik hâkimdi. Gene de çok sıcaklarda içeriye dikkatli girmek gerekirdi.”
“Aydın Türkler bize burada iyi gözle bakıyorlar: Ruslar’ı yendikten sonra onlara medeniyeti öğreteceğimizi umuyorlardı. Fanatikler, Avrupa tarzını kabul etmeyi reddedenler (fes, tünik ve pantolon) ve eski tarzlarını (türban ve kürk) muhafaza edenler bize imansız gözüyle sert bakışlar atıyorlar ama Rus korkusuyla şimdilik tahammül ediyorlar.  Bulgarlar, Katolikler bizi şevkle kabul ediyorlar. Rumlara gelince, paralarımızı ceplerine indirmekten mutlu oluyorlar ama Rusların gelişinden sonra rahatlıyorlar, bizim yenilmemizi arzuluyorlar ve Roma ayininde toplarımızı ateşlememize kızıyorlar. Ne Türkler, ne de Rumlar bu ülkeyi idare etmeyi beceremezler. Bugün Ruslar’ın buraya yerleşmelerini engelleyebiliriz. Ama mutlaka daha sonra gelecekler ve bunu arzu ettiklerine inanıyorum”.


 [1] Eski adı Hebrus. Mitolojiye göre kıyılarında Orfeus Ménadesler tarafından parçalandı.
 
[2] Dragonlar: Fransız ordusundaki bir tür süvari birliği (ç.n.)
 
[3] Lanterne magique: O dönemde içten aydınlatmalı ve döndürüldükçe film şeridindeki gibi resimlerin hareketlendiği bir çeşit ilkel sinema. (ç.n.)
 

 

Bir cevap yazın

Pin It on Pinterest