Yrd. Doç. Dr. Rıdvan Canım'ın Edirne'si;

Edirne

Osmanlı Medeniyetinde Muhteşem Bir Payitaht ve Bir Kültür Şehri Olarak Edirne;
Dünya üzerinde bazı şehirler vardır ki onlar kendi iç dinamiklerinden gelen bir cazibeye sahiptirler. Deyim yerindeyse ruhlarındaki çekicilikle tarihin aynasından görüntüleri hiç mi hiç eksilmez.. Edirne şehri de bunlardan biridir. Tarihin takvim yapraklarını şöyle bir çevirdiğimizde milâdî 1360’lı yıllarda durursak Edirne’de Osmanlı adının başlangıcını da buluruz. Edirne, Osmanlı asırlarında Anadolu ve Rumeli medeniyeti arasındaki köprüde yerinden oynatılamayacak bir kilit taşıdır.
Aynı ana babadan doğmuş kardeşler vardır. Ama çoğu defa, kimi sarışındır, kimi esmer; kimi narindir, kimi hoyrat; kimi uysaldır, kimi ise dik başlı.. Osmanlı da böyle bir yapıya sahipti. Ama Osmanlı, kendine özgü bir kaynaşma ve kaynaştırma metodu sayesinde çeşitli millet ve mezheplerin içerisine dalarak kısa zamanda hâkim unsur oldu ve efendi millet pâyesini kazandı. Böylece ana kavim imtiyazını beş asır elinde tutan Osmanlılar, Rumeli adı verilen coğrafyada da çok özel bir medeniyet çeşnisine vardılar. Sonuçta ortaya Edirneler, Filibeler, Sofyalar, Üsküpler, Saraybosnalar, Priştineler, Prizrenler, Manastırlar, Şumnular, Tırnovalar, Selânikler, Varnalar, Mostarlar, Vardarlar, Belgratlar, İşkodralar, Beratlar çıktı.
Eski bir Bizans kenti olan Edirne, I.Murad’ın tahta geçişinin ilk aylarında, l362 yılı Temmuz’unda Osmanlıların eline geçer. Edirne artık bir ordugâhtır, bir taht şehridir ve sedd-i islâmdır. Uzun yıllar Edrinabolu, Edrenos, Edrune, Edrine gibi çeşitli adlar alan şehir, I.Murad’ın İlhanlı hükümdarı Üveys Han’a gönderdiği “Fetihnâme”de, “Edrine” olarak adlandırılmış ve son birkaç yüzyıldır da Edirne olarak tanınmıştır.
Rumeli topraklarına Gelibolu’da ayak basan Türk akıncılarının bir çılgın âşık gibi koşup kollarını boynuna dolayıverdiği Rumeli, kısa sürede kaftan değiştirmiş, bu nâzenîn vücûda saraylardan, hanlardan, camilerden, medreselerden, imaretlerden süslü elbiseler giydiren Türk zevki, devletin ve halkın ortak gayretleriyle aynı süre içerisinde bu toprakları da bir açık hava müzesi haline getirmişti. Dolayısıyla Edirne’nin Osmanlılar tarafından fethi, Balkanlar ve Avrupa tarihi açısından da bir dönüm noktası teşkil etmiştir. Edirne, bulunduğu konum itibariyle bir yandan Rumeli fetihleri için bir harekât üssü fonksiyonunu icra ederken, bir yandan da İstanbul’un fetih plânlarının hazırlandığı merkez olur. Özellikle Yıldırım Bayezid’in ölümünden sonra şehzadeler arasında başlayan mücadelelerde Edirne’nin ayrı bir yeri ve önemi vardır. Nitekim Emir Süleyman, Ankara mağlubiyetinin ardından hazineyi ve devletin resmî evrakını alarak Edirne’ye gelir. Edirne, artık devletin merkezidir. Ancak çok geçmeden kardeşi Musa Çelebi Edirne’yi kuşatarak şehri ele geçirmeyi başarır ve kendi adına Edirne’de para bastırır. Ondan sonra tahta geçen Çelebi Mehmed de uzun yıllar Edirne’de yaşadıktan sonra bu şehirde vefat eder.
Sultan II.Murad’ın, birbiri ardına kazandığı zaferlerden sonra 1439 yılında, şehzadeleri Mehmed ve Alaeddin için Edirne’de yapılan muhteşem sünnet düğünleri ile başlayan kültürel hareketlilik, devletin Rumeli’ne yönelik askerî ve siyâsî faaliyetleriyle de ayrı bir canlılık kazanır. Edirne’nin kültür hayatı, bir taraftan en tanınmış ilim ve sanat adamlarını, şair, mûsıkîşinas ve hattatları bir araya getirerek, münazaralı, mukayeseli meclislere, hararetli, heyecanlı sanat yarışlarına sahne olurken, bir taraftan da çarşılarında, bedestenlerinde, inciler, mücevherler, kürkler, şallar, halılar, kilimler, oklar, yaylar, zırhlar ve daha nice paha biçilmez kıymetli eşyaların satıldığı mekânları ortaya çıkardı. Bu mekanlarda yedi dağın kokusunu getiren ıtırlar, anberler, miskler, sabunlar, gül yağları sergilenir, Venedik ve Cenevizli tüccarlar hergün bu pazarlardan kervanlar dolusu mal kaldırır, şarktan gelen kervanlar dolusu ticaret eşyası ise yine bu şehre indirilirdi. Zaman içerisinde şehirde kurulacak elliden fazla kervansaray ve misafirhane arasında Muradiye, Yıldırım, Bayezid, Eski Ali Paşa ve Selimiye kervansarayları gibi, ahırları yüzlerce at, yüzlerce deve ve katır alacak kadar geniş elli üç tüccar hanı, yetmiş bekâr hanı, üçyüz kırk vükelâ, vüzera ve âyân sarayı vardı. Ali Paşa Çarşısı, Arasta, Uzun Çarşı gerek sanat ve gerekse ticaret bakımından yeryüzünün en gözde ticaret merkezleri arasında idi.
Diğer taraftan XVI. asra kadar Osmanlı imparatorluğunun şenlik kenti Edirne’dir. Sultan II.Murad’ın padişahlığı dönemindeki en büyük şenlik, Şehzâde Mehmed’in yani Fatih Sultan Mehmed’in Sitti Hatun ile olan düğünü dolayısıyle l450 yılında Edirne’de yapılır. Hatta geleneksel olarak her yıl Edirne’de yapılmakta olan Türkiye’nin en büyük ve en köklü yağlı güreş organizasyonu “Kırkpınar” güreşlerinin başlangıcını da bu şenliklere kadar götürmek mümkündür. Sivil ve askerî mimari bakımından dostun da düşmanın da gözlerini kamaştıran, İkinci Sultan Murad zamanında şehir Muradiye Külliyesi, Gazi Mihâl, Şah Melek Paşa, Şehabeddin Paşa, Saruca Paşa ve Mezid Bey külliyeleri gibi daha nice cami ve mescid kazanmıştır. Sultan II. Murad, yani Fatih’in ömrünün sonuna kadar Edirne’de oturmuş ve yine bu şehirde vefat etmiştir.
Şehzade Mehmed de Edirne’ye gelerek burada tahta geçer. İstanbul’un fetih hazırlıkları en ince ayrıntılarına kadar Edirne’de yürütülür. Aklın almadığı, tarihin yazmadığı en ince cenk hesapları burada yapılır. Böylece Edirne, tabir caizse feth-i mübîn rüyasının görüldüğü, fethin anahtarlarının hazırlandığı şehir olur. Madenler burada işletilir, demirler burada eritilip o muhteşem toplar burada döktürülür ve nihayet islâm peygamberinin muştuladığı o “mutlu asker” bu şehirden Kostantıniyye üzerine yürür. l453 yılında İstanbul’un fethedilmesi de sultanlar için Edirne’nin önemini azaltmaz. Sonraki asırlarda Rumeli seferlerinin harekât merkezi yine Edirne’dir. Fatih Sultan Mehmed, Edirne’yi hiç unutmaz. l457 yılı ilkbaharında şehzadeleri Bayezid ve Mustafa’nın bir ay devam eden sünnet düğünleri yine Edirne’de eski sarayın bahçelerinde gerçekleştirilir. Ayrıca Zağnos Paşalar, Mahmud Paşalar, şehzadeler, hanım sultanlar, vezirler, emirler, seferlerden dönen gaziler, ilim ve sanat, maksat ve gâye adamları, beyler, paşalar, çeşmelerinden, sebillerinden su yerine tarih destanları akan bu şehre ölümsüz yadigârlar bırakırlar.
Edirne, bir ara Sultan II.Bayezid ile oğlu Şehzade Selim arasında cereyan eden taht mücadelelerine de sahne olur. Bu yıllarda geçici bir süre de olsa Dimetoka’nın başkent olması gündeme gelir. Ancak bu uzun sürmez. I.Selim’in kardeşleriyle olan mücadelelerinden sonra Edirne’ye geldiği ve Venedik elçisini burada kabul ettiği bilinmektedir. Sultan Selim, doğuya yapacağı sefer kararını Edirne’de alması üzerine oğlu Şehzade Süleyman’ı da Rumeli’nin muhafazası için Edirne’ye getirtir.
XVI. asır Edirne için her yönden muhteşem eserlerin inşa edildiği altın bir devirdir. Kânûnî’nin saltanatı Edirne’ye Selimiye, Defterdar Yahya Bey, Şeyhi Çelebi camileri gibi islâm mimarisinin en estetik eserleri ile Kanuni Köprüsü, su yolları, Ali Paşa Çarşısı, Rüstem Paşa Kervansarayı gibi şaheserleri kazandırır. Öyle bir an olur ki padişah saraylarından başka örneğin Sokollu, üç yüz odalı, divanhaneli, havuz ve şadırvanlı, hamamlı ve içinde cirit meydanı olan sarayını burada kurdurur. Makbul İbrahim Paşalar, Timurtaş Paşalar, Ferruh Paşalar, Rüstem Paşalar, Halil Paşalar, İshak Paşalar, Köprülülerin, yeniçeri ağalarının, Ekmekçizâdelerin sayısız sarayları ve köşkleri, konakları adeta topraktan fışkırırcasına Edirne’nin süsü olurlar.
Bu gelişme bir ara kesintiye uğrarsa da şehrin XVII. asırdan itibaren özellikle Sultan I.Ahmed’le birlikte tekrar canlandığı, eski önemini kazandığı görülür. Aynı şekilde II.Osman ve IV.Murad’ın av eğlenceleri dolayısıyla Edirne’yi mesken edinmeleri, şehri özellikle ilim adamları, şairler ve sanatkârlar açısından tekrar ilgi odağı haline getirir. Sultan IV. Mehmed zamanında ise Edirne, gerçekten yeniden dirilişi yaşar. Şehzadeleri Mustafa ve Ahmed’in sünnet düğünleri ile kızı Hatice Sultan’ın günlerce süren muhteşem evlenme düğünleri de yine Edirne’de yapılır. Zaten eskiden beri bir kültür ve sanat merkezi olan şehir, yabancı elçilerin geliş gidişleri ve özellikle Avusturya ile başlayan savaşlar sebebiyle de siyâsî bir önem kazanır. IV. Mehmed’in padişahlığı sırasında Edirne’de l60 mahalle vardır. Sabunculuk, dokuma boyacılığı, tahtırevan lüks araba yapımı gibi sanatların çok ileri seviyelere ulaştığı bu kentte, l675 yılında 24 medrese, 220 ilkokul, 28 kütüphane, 300 cami ve mescid, 32 hamam, 53 kervansaray, 53 han, 6000 dükkân ve 8 taş köprü vardır. Bu haliyle Edirne, artık bir dünya kentidir ve başta Evliya Çelebi olmak üzere; Lady Monteque, Lamartine, Mareşal Helmuth Von Moltke, Pierre Loti gibi seyyahların da gözdesidir. Çok sayıda gezgin, eserlerinde Osmanlı’nın gözbebeği Edirne’den övgüyle sözederler. Bu eski taht merkezinde bir zaman misafir kalmış olan İngiliz sefiresi Lady Monteque, kişisel gözlemlerine dayanarak bize ve batılı dostlarına o devrin toplum hayatından ilginç kesitler sunar. Bu genç gezginin dikkatleri daha ziyade hemcinsleri olan Türk kadınları üzerinde yoğunlaşmış ve o, bir Türk kadınının âiledeki yerini, terbiyesini, güzelliğini, giyim tarzını ayrı ayrı gözden geçirdikten sonra şu sonuca varmıştır : Hayranlık.. Lady Monteque, bu mektuplarında o dönem Edirne’sine hayran olmuştur ve bu Osmanlı şehrini anlata anlata bitiremez.. İşte bu ve buna benzer sebeplerle Edirne, kısa sürede azınlıklar için de her bakımdan cazip bir kent konumuna gelir. IV. Mehmed’in l687 yılında tahttan indirilmesi üzerine yerine geçen II.Süleyman da Edirne’de vefat eder. Sultan II.Ahmed de Edirne’de tahta çıkmış ve yine bu şehirde vefat etmiştir. Edirne’yi çok seven Sultan II. Mustafa’nın tahta geçiş törenleri de yine Edirne’de yapılır.
XVIII. yüzyıl ortalarında Edirne’de meydana gelen iki büyük felâket şehri büyük hasara uğratır. l745 yılındaki büyük yangın ve l75l yılındaki büyük deprem Edirne’yi neredeyse tanınmaz hale getirir. Artık Edirne için kara günler başlamıştır. Ne Muradlar kalmıştır, ne Yıldırımlar.. Ne Fatihlerden, ne de Yavuzlardan bir eser vardır şimdi.. Önce, XIX. asrın başlarında, Sultan III. Selim’in yenilik hareketlerine karşı ayaklanmalar görülür. l829 yılında ise ilk defa Rus işgaline maruz kalır. Edirne, yüzyılın ikinci yarısında Rus ve Bulgar işgalleri ile tarihinin en acılı günlerini yaşar. Tarihimizde 93 Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus savaşlarının ardından gelen bu işgaller sırasında Edirne harap olur, binlerce insan açlıktan ve hastalıklardan ölür. Bundan yaklaşık 30 yıl sonra Bulgarlar tarafından l9l3’te yeniden işgal edilen Edirne, I.Dünya Savaşı’nın ardından l920 yılında da Yunan işgalini yaşar. İşte bu savaşlar ve birbiri ardına gelen bu işgaller sonucunda bu eşsiz yurt köşesi, Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte günümüze kadar ulaşan bir süreçte yaralarını sarmaya çalışan bir gâzî şehir, bir serhad şehri haline gelir.
Eski bir Osmanlı başkenti olarak Edirne’nin tarih içindeki macerasına böylece bir göz attıktan sonra, tarihte Edirne’yi Edirne yapan unsurlara tekrar dönelim. Edirne’nin gerçek siyâsî ve kültürel tarihinin Osmanlı-Türk hakimiyeti ile başladığını daha önce belirtmiştik. Zîrâ fetihten önce Edirne, iki üç kilise ile beş on mahallenin yer aldığı Kaleiçi ile çevresinde oluşan küçük bir şehir görünümündedir. İlk Türk yerleşmesi şehri dört tarafından kuşatan ve l2 kulesi bulunan Kale içerisinde gerçekleşmiş ve şehirdeki en eski Osmanlı eserleri bu bölgede inşa edilmiştir. XVI.yüzyıl başlarında sözkonusu mevkîde l0 müslüman mahallesi bulunuyordu. Edirne’nin batısında, şehre Tunca ve Meriç nehirleri üzerindeki köprülerle bağlanan Karaağaç semti ise esasen yakın zamana kadar şehrin demiryolu istasyonu olarak görev yapmıştır. Bir ilim merkezi haline gelen Dârülhadis Medresesi âlimleri bu civarda yeni mahalleler kurmuşlardı. Şehrin güney-batısı olarak belirleyebileceğimiz bu bölgedeki bir başka semt ise, bugün harap bir halde bulunan Kasımpaşa ve Süleymaniye camileri çevresinde gelişen Kirişhâne semti idi. II. Murad devrinde Vezir Saruca Paşa’nın hanımı Gülçiçek Hatun tarafından cami ve medrese yaptırıldıktan sonra iskâna açıldığı anlaşılan bu bölge Mezid Bey Külliyesi, Ali Kuşçu Mescidi ve diğer yapıların inşâsı ile kısa zamanda büyümüş ve burada Müeyyedzâde Abdurrahman Çelebi, Yavuz Sultan Selim’in Kazaskerlerinden Mîrim Çelebi ve XVI. asrın büyük divan şairi Vardarlı Hayâlî Bey gibi tanınmış sîmâlar adına mahalleler kurulmuştur. Özellikle bu bölge, zaman içerisinde Tunca sahili boyunca uzanan bahçeleriyle şehrin en güzel semti haline gelir. Edirne’nin bu güzel devirlerinde Tunca ve Meriç sahillerinde sultan, vezir ve kazaskerlere mahsus nice yaldızlı saltanat kayıkları dolaşmış, kıyıları süsleyen sarayların, köşklerin ve gül bahçelerinin mermer rıhtımlarına, ipeklere, elmaslara bürünmüş güzeller gurur ve nazla ayak atmışlar..
Edirne, bu asırlarda âdeta İstanbul’un çiçek bahçesi ve fidanlığı konumundadır. Böylesine bir ortamda yaşayan sanatçıların elbette çevreden etkilenmesi son derece tabiî bir hadisedir. Dolayısıyla, Türk süsleme sanatlarında, doğal görünümlü çiçekler kullanılarak oluşturulan kompozisyonların en güzel örneklerinin Edirneli sanatçılar tarafından yapılmasına zemin hazırlanır. Bu türden süslemelerin başında, l6. ve l7. asırlarda özellikle ve öncelikle Edirne’deki mezar taşlarında örneklerine yaygın olarak rastlanan vazolu ve vazosuz çiçek buketleri gelir. Bu buketlerdeki çiçek örnekleri arasında en çok haşhaş çiçeği, gül, karanfil ve sünbül motiflerinin kullanılmış olması dikkat çekicidir. Edirne çiçekçiliğinin Türk süslemeciliğindeki etkileri, Edirne’de gelişen ve “Edirne işi”, “Edirnekârî” gibi adlarla anılan ahşap, mermer süslemeciliği ile Edirnekârî cilt süslemeciliğinde de görülmüştür. Esasen Edirnekârî, tahta üzerine boya ile yapılan süsleme işine verilen addır. En büyük özelliği, kullanılan boyaların bozulmaması, süslemelerde doğal çiçek, yaprak ve meyve motiflerinin kullanılmasıdır. Özellikle deri ciltlerde kullanılan Edirnekârî süsleme, l8. yüzyılda kitap sanatlarında motif ve kompozisyon olarak yaygın biçimde yer alır.
Edirne, özellikle l8. asırda da “Türk Kırmızısı” veya “Edirne Kırmızısı” adıyla tanınan ve bir el sanatı olan boyamacılıkta büyük şöhret sağlar. Muhtemelen XVI. asırda Bursa’dan Edirne’ye getirilen ve sonraları Edirne’den şöhreti bütün Osmanlı ülkesini tutan, hatta ülke sınırlarını aşan bu kök boya işlemeciliği Edirne ismini de bütün dünyaya duyurur. Sadece bu boya ile boyanmak için ülkenin ve dünyanın çeşitli yerlerinden kervanlarla Edirne’ye iplik getirilir ve götürülürdü.
Diğer taraftan kaynaklar, eski şehir yapısına uygun olarak Edirne’de dokuz kapının varlığından sözederler. Topkapı, Kulekapı, Kafeskapı, Keçeciler Kapısı, Tavukkapı, Manyaskapı, Ortakapı, İğneciler Kapısı ve Tekkekapı zamanla isim değişikliğine uğrasa da bilinen en önemli şehir kapılarıdır. Edirne Kalesi’nin İstanbul Yolu adıyla bilinen kapısından doğuya doğru uzanan ve Ayşe Kadın olarak adlandırılan semtte Ayşe Kadın, Şarabdar Hamza Bey ve Kadı Bedreddin Mahalleleri, Sitti Sultan Camii ve Sarayı yer alıyordu. Şehrin bir başka semti Kıyık – Buçuktepe’dir. Muradiye, Küçükpazar, Tekkekapı, Saraçhane semtleri ise Edirne’nin kuzey kesimlerinde yer alırken, Gazi Mihal, Eski İmaret, Yeni İmaret ve Yıldırım da şehrin batısında bulunan mahalle grubunu oluşturuyordu. Edirne’de bütün bu iskân yerlerinde XVI. asrın başlarında yani bundan 500 yıl önce l44 müslüman, l9 Hristiyan ve 8 Yahudi mahallesi vardı. Eski Edirne’nin bugünküne nisbetle etrafı bağlar ve bahçelerle çevrilmiş bulunuyordu. Günümüzdeki adıyla Hıdırbaba, eski adıyla Hıdırlık adı verilen mevkî de şehrin en güzel yerleri arasında idi. Aynı şekilde bugünkü Kıyık semti de bağlıklardan ibaretti. Yazma Cihannümâ, Edirne’de sadece Meriç nehri kenarında 450 bahçe bulunduğunu, bunların dolaplı çarklarla sulandığını kaydeder. Bir Osmanlı şehri olarak Edirne’nin sözkonusu bahçelerinden devşirilen gülü ve buna bağlı olarak gül yağı da çok meşhurdu. Etrafı bahçelerle çevrilmiş bu güzel şehrin sokakları da kuşkusuz şehircilik açısından insana yaşama kolaylığı sağlayan, oraya bakanlara, üzerinde yürüyenlere ferahlık veren estetik mekânlar idi. Edirne, sadece bahçe ve çiçek kültürü ile değil; meyvelerden ayvası, sebzelerden kabağı, beyaz tahinden yapılan Edirne helvası ve deva-i misk denilen özel tatlısı, bâdem ezmesi, çeşit çeşit meyve sabunlarıyla eski şehir kültürümüzü yaşatan önemli merkezlerden biri olarak dikkati çeker.
Edirne, Türklerin eline geçtikten sonra büyük bir gelişme göstermiş ve bu vadide, İstanbul, Bursa, Bağdad gibi Osmanlı imparatorluğunun belli başlı idare, bilim ve kültür merkezleri arasına girmiştir. Sonraki asırlar boyunca Rumeli fetihlerinde birinci derecede rol oynayacak olan Edirne’nin Türkleştirilmesi çalışmaları da ilginç olduğu kadar önemlidir. Edirne’nin fethi sırasında I. Murad tahtta bulunduğu halde, şehrin kuşatılması ve fethi Lala Şahin Paşa tarafından gerçekleştirilmiştir. Şehirde yeni kurulan Türk mahallelerinin Yeniimaret, Yıldırım, Muradiye, Sultan Selim gibi adlar taşımaları, Osmanlı padişahlarının bu alandaki önderliğini gösterdiği gibi, Malkoç Bey, Sofu Bayezid, Şah Melek, Umur Bey, Beylerbeyi Sinan Bey, Fahreddin Acemî, Veliyüddin, Hasan Paşa, Ali Kuşçu, Lârî Çelebi, Şeyh Şücâ, Sefer Şah ve Hoca Sinan Osmanlı’nın ilk komutanları, akıncıları, bilim adamları ve şeyhleri Edirne’nin birer mahallesini kurmakla şehrin Türkleşmesinde öncülük etmişlerdir. Yine bunların yanında Devlet Şah Hatun, Alem Şah Hatun, Selçuk Hatun, Dâye Hatun, Sitti Hatun, Bülbül Hatun, Firuz Paşa, Sarıca Paşa, İbrahim Paşa eşleri gibi kadınlar, Çakır Ağa, Arif Ağa, Mahmud Ağa, Sinan Bey, Fındık Fakih, Sevindik Fakih, Şeyh Alaeddin, Şeyh Mesud, Şeyh Salih, Baba Haydar, Bedreddin Baba gibi ağalar, beyler ve ulular da Edirne’nin bir Osmanlı şehri olarak kuruluşunda yer almışlardır.
Edirne, Bursa’dan sonra Osmanlı devletine uzun bir süre başkentlik eder. Bu süre içinde Edirne, sarayları ve kasırları, medreseleri, tekke ve zaviyeleri, türbeleri, camileri, hanları, hamam ve kervansarayları, bedesten ve kapalı çarşıları, çeşmeleri, sebilleri, Meriç ve Tunca nehirleri üzerindeki meşhur köprüleri ile bilim, fikir, kültür ve sanat hayatının da merkezi olmuştur. Edirne’nin bu şekilde bir bilim, kültür ve sanat merkezi oluşunun sebeplerinin başında, hiç kuşkusuz zamanın en güçlü ve en zengin devletleri arasında ve hatta başında bulunan Osmanlı’ya başkent olması, hükümdarların bizzat bilim, kültür ve sanat faaliyetlerine öncülük etmesi gelir. İşte bu sebeplerden dolayıdır ki Edirne, çeşitli Türk ve islâm beldelerinden ve dünyanın muhtelif kültür merkezlerinden kalkıp gelen çok sayıda bilim ve sanat adamının yerleşim alanı olur.
Bir zamanlar Edirne’de Ahmet Paşaları, Sinan Paşaları, Hayalîleri, Abdurrahman Hıbrîleri, Neşâtî Dedeleri, Kemâlpaşazâdeleri, Ahmed Bâdî Efendileri, Yahya Sofîleri ve Yesârizâde gibi sayısız şair, âlim ve sanatkârı yetiştiren Edirne medreseleri vardı. İşte kısa sürede Osmanlı -Türk kültüründe önemli bilim merkezlerinden biri haline gelen Edirne’de, zaman içerisinde 40’tan fazla medrese kurulur. Bunlar arasında özellikle Dârü’l-hadis Medresesi’nin Edirne için olduğu kadar Osmanlı-Türk kültürü için de büyük önemi vardı. Çünkü bu medrese, İstanbul’da zamanla kurulacak olan Fatih ve Süleymaniye medreselerine kadar Osmanlı devletinin en ileri bilim merkezi olma özelliğini taşıyacaktır. Edirne’de bilhassa Fatih devrinde yaptırılan medreselerin çokluğu dikkat çekicidir. Ne var ki zaman içinde bu medreselerin tamamına yakın bir kısmı kendini yiyip tüketen bir uzviyet gibi, yavaş yavaş dış dünyaya kapılarını kapamış, ilim-irfanla alâkasını kesmiş, camı, çerçevesi kırılıp dökülmüş, çökük damlarına baykuşların tünediği sahipsiz birer harâbe haline gelmiştir.
Osmanlı’nın yeni fethettiği topraklardaki iskân politikalarının çok önemli bir yönünü ve kuvvetini de devletin kolu kanadı altında teşkilatlanıp gelişen serhaddaki alperenler ve idealist tarikat mensupları oluşturuyordu. Katıldıkları ordulara azim, irade ve şecaat telkin eden birer kudret kaynağı idi onlar.. Bu anlamda da devletin işleyişini kolaylaştıran, gerektiğinde kitlelerin cihad ruhunu ateşleyen, dağ başlarında, tehlikeli yamaçlarda, boğazlarda, uçlarda serhadlerde, zaviyeler, tekkeler kurarak kadrolarının bütün gücüyle toprağı işler, imar ve kültür faaliyetleri ile de etraflarını şenlendirir, bereketlendirir, dilleri, dinleri, gelenek ve görenekleriyle sosyal hayatın mayasını tutarlardı. Kervan yolları üstünde kurdukları hanlar, hamamlar, yaptırdıkları camiler, mescidler, değirmenler, köprüler ve diğer kamusal kurum ve kuruluşlar da şenlendirdikleri memleket köşelerine bıraktıkları unutulmaz yâdigârlar olmuştur. İşte Edirne’de bu ilim ve kültür ortamını oluşturan ve besleyen kaynaklar arasında şehirde kurulan 50 civarındaki tekke ve zaviyenin de önemli bir yeri vardı. Tasavvuf hareketlerine ve buna bağlı olarak tasavvuf kültürüne kaynak olması bakımından bu tekke ve dergâhlar içerisinde özellikle Gülşeniyye, Halvetiyye, Bayramiyye, Mevleviyye ve Bektâşî tarikatlarına mahsus tekke ve zaviyeler daha yaygın bir halde idi. Buna göre Edirne’nin en eski tekkesi; bugün şehrin Yıldırım semtinde Hızırbaba tepesi olarak bilinen yerde Hızır Dede ve Seferşah tarafından yaptırılan Hızır Dede Hünkâr Tekkesi’dir. Adından da anlaşılacağı üzere burası bir Bektaşî dergâhı idi. Bugün aynı mevkide Hıdır Baba adına bir türbe vardır. Yüzyıllarca Edirne’nin tasavvuf kültürüne büyük katkıları olan Küçükpazar’daki Muradiye Mevlevihanesi ile adı ve yeri unutulmuş daha birçok tekke ve dergâh Osmanlı medeniyetinin bütün izlerini hâlâ bağrında taşımakta olan bu güzel şehrin asırlar boyunca mistik mekânları olmuşlardır. Sultan II.Murad’ın özellikle mûsıkîye olan düşkünlüğü, yeni fethedilen Rumeli topraklarında ve özellikle Edirne, Filibe, Sofya ve Üsküp gibi kültür merkezlerinde millî kültürün kök salmasına ve yerleşmesine öncülük etmekle kalmamış, Mevlevî tekkelerindeki mûsıkî faaliyetlerini canlandırmış ve genelde Türk mûsıkîsinin gelişmesine de zemin hazırlamıştır. Esasen bu gâye ve iman adamları, bir taraftan orduya, ziraate, sanata hizmet ederken, şiirleri, ilâhileri, türküleri, menkıbe ve destanları ile de kültür ve imanın emrinde, toplulukları sarsmak suretiyle uyandırıp, onlara rûhen yeni bir kimlik kazandırma noktasında çok önemli görevleri yerine getirmekteydiler.
Osmanlı şehirleri içerisinde Edirne, Osmanlı hükümdar sarayına sahip birkaç şehirden birisidir. Şehirde ilk sarayın I.Murad tarafından Eski Saray (Sarây-ı Atîk) adıyla Selimiye Camii yakınlarında kurulduğu bilinmektedir. Selimiye Camii yakınlarında inşa edilen bu saraydan bugün geriye sadece enkaz halinde bir hamam kalmıştır. Sarayiçi adı verilen yerde, Tunca Nehri kenarında kurulmuş olan Yeni Saray (Sarây-ı Cedîd) ise oldukça geniş bir alana yayılmış bulunuyordu. Ne yazık ki bu muhteşem saray kompleksinden de günümüze ancak bir cümle kapısı ile hamam, imaret gibi bazı kısımlarına ait harabeler ulaşabilmiştir. Bugün sadece adlarından haberdar olabildiğimiz Alay Köşkü, Dolmabahçe Kasrı, Cihan-nümâ Kasrı, Gülhane Kasrı, Terâzû Kasrı, Adalet Kasrı, II. Osman tarafından yaptırılan Bayırbahçe Kasrı, Çömlek Kasrı, Kum Kasrı, İftar Kasrı, Av Köşkü, Bülbül Köşkü, Değirmen Köşkü, Şikâr Köşkü, Tebdil Köşkü ile Has Oda, Yediler Odası ve Sancak-ı Şerif Odası’nın ise izleri bile kalmamıştır. Bunlardan başka, tepelerde Yıldız ve Buçuktepe kasırları ile Yıldırım semtindeki Hızırlık mevkiinde Hızırlık Kasrı varmış. Yıldız Kasrı, ’93 Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus Savaşları sırasında hâlâ ayakta imiş. Ruslar Edirne’yi işgal ettiklerinde o semtte oturan Hristiyan ahâli kapılarını kırıp içeri girerek her şeyi yağma etmiş, taş üstünde taş bırakmamış, yakıp yıkmışlardır.
Osmanlı Devleti’nin İstanbul ile birlikte ikinci başkenti olan Edirne, aynı zamanda pek çok vezir ve sultan konaklarıyla da süslenmişti. Dulkadiroğlu Süleyman Bey’in kızı ve Fatih Sultan Mehmed’in eşi Sitti Şah Sultan’ın bugünkü Atatürk Ortaokulu’nun bulunduğu yerde bir saray yaptırdığı, ayrıca IV. Mehmed’in kızı Hatice Sultan’ın da 17. asır sonlarında Selimiye Camii yakınlarında bir sarayının bulunduğu ileri sürülmektedir. Bu devirlerde inşa edilen birbirinden muhteşem tarihî Edirne evleri ve konakları ise sivil mimârînin göz kamaştırıcı örneklerini oluşturuyordu. Kaleiçi, yüzyılın başına kadar neredeyse tamamen ahşap konaklardan oluşmaktaydı. Türk, Rum ve Bulgar ustaların elinden çıkmış bu eserler, genellikle iki katlı ve bahçeli olarak tasarlanmıştır.
Camiler, bedesten ve kapalı çarşılar, han, hamam ve kervansaraylar Osmanlı toplum yapısı içerisinde, Osmanlı şehirlerinin de en dikkate değer birimleri idi. Çoğu kez sanat, teknik ve estetiğin bir arada buluştuğu bu yapılar, Osmanlı kentlerinin tipik örneklerinden biri olan Edirne’de de kendisini gösterme imkân ve fırsatını fazlasıyla bulmuştur. Evliya Çelebi Seyehatnâmesi’nden öğrendiğimize ve Sultan IV.Murad zamanında (l623-l640) yapılan tesbitlere göre Edirne’de l4’ü Selâtîn camii , üçyüzü vezirler veya devrin ileri gelenleri tarafından yaptırılmış 3l4 cami ve mescid bulunuyordu.
Kuşkusuz zamanımız bunları saymaya yetmez. Ama bazıları var ki anmadan geçmek mümkün değil.. II.Bayezid külliyesi örneğin.. Geniş bir alana kurulmuş bulunan külliye içerisinde cami dışında, medrese, dârüşşifâ, aşhâne, imâret, çifte hamam ve bir de köprü vardır. Mevcud haliyle bu eserler bütünü, Türk sanatında büyük selâtîn külliyeleri arasında yer alır. Evet, batı dünyası, akıl hastalarını vücudlarına girdiklerini düşündükleri şeytanlardan kurtarmak için diri diri yakarken, Osmanlıların bilgi ve irfan seviyesi, aynı derde tutulmuş olanları, şifahanelerinde su ve mûsıkî nağmeleri ile tedavi ediyordu. Şifahanenin iç avlusuna bakan hücreler ise bal peteği gibi geometrik şekillerde ve taşın dantel gibi işlenmesiyle oluşmuştu. Ve bütün bu güzellikleri kucaklayan bahçenin gülleri, lâleleri, yasemenleri, karanfilleri, şebboyları ve güzel kokuları.. İşte Osmanlı toplum hayatını tanzim eden sır : Güzel mekân, güzel zaman, güzel koku, güzel ses ve güzel lezzet..
Ve Selimiye.. Türk mimarlık sanatının zirvesi olarak kabul edilen ve şehir tarihçilerinin “başka hiçbir eser olmasa da sadece böyle bir eserin bulunması Edirne için yeter” dediği Selimiye Camii, Edirne’deki selâtîn camilerinin en büyüğüdür. Denilebilir ki o, insan zekâsının, insan kudretinin ve insanın estetik zevklerinin nadiren bir araya geldiği dünya mimarlık sanatının ölmez şaheserlerinden birisidir. Onun için ne söylenebilir ki.. Bana sorarsanız Selimiye, Cenâb-ı Allah’ın Edirneye ve Edirnelilere bir lutfudur.
Eski Osmanlı şehirlerinin hemen birçoğunda olduğu gibi Edirne’de de ticârî hayatın merkezi konumundaki bedestenler ve kapalı çarşılar şehri bu anlamda canlı tutan önemli unsurlardı. Sultan I.Mehmed’in XV. asrın başlarında Eski Cami yakınlarında yaptırmış olduğu bedesten bu eserler arasında en önemli olanı idi. Sadrazam Bosnalı Semiz Ali Paşa’nın l568 yılında Mimar Sinan’a yaptırdığı Ali Paşa Çarşısı , şehrin merkezinde yer alan en büyük kapalı çarşı konumundadır. Selimiye Camii’nin şehre bakan kısmında, bu camiye gelir getirme düşüncesiyle inşa edilen Selimiye Arastası ise Ali Paşa Kapalı Çarşısı kadar olmamakla beraber, Mimar Sinan’ın bu şehirdeki önemli eserleri arasındadır.
Osmanlı’da kamu hizmetine tahsis edilmiş müesseseler arasında sosyal ve iktisâdi hayat adına inşa edilen tesislerin en önemlilerinden biri de kuşkusuz kervansaraylardı. Anadolu’da olsun Rumeli’de olsun ülkeler ve şehirler arası kervan ve ticaret yollarında bilhassa konaklama noktalarında kurulmuş bu olağanüstü medeniyet âbideleri, hem batıda, hem de doğuda eşi bulunmaz hayır eserleriydiler. Edirne kervansarayları arasında en büyüğü ve mîmârî açıdan en değerli olanı ise, Kânûnî’nin dâmâdı Rüstem Paşa’nın, Mimar Sinan’a yaptırdığı Rüstem Paşa Kervansarayı’dır. Edirne’de bugün ayakta kalabilmiş bir başka kervansaray da Sultan I.Ahmed’in isteği üzerine l609 tarihinde Ayşekadın semtinde Ekmekçizâde Ahmed Paşa tarafından yaptırılan ve Ayşekadın Hanı olarak da bilinen Ekmekçioğlu Ahmed Paşa Kervansarayı’dır. Edirne’de kurulmuş hanlar ve kervansaraylar kuşkusuz bunlardan ibaret değildir. Örneğin kaynaklar, şehirde Araplar Hanı’nın yıkılarak yerine Askerî Rüşdiye yapıldığını, Halil Paşa Hanı, Gümrük Hanı, Selimiye Camii yakınlarında olduğu belirtilen Yemişkapanı, Balkapanı, Unkapanı, Mezid Bey ve Çubukçular Hanı gibi tarihî eserlerin de yıkılarak yerlerine yeni kamu binalarının inşâ edildiğini belirtmektedirler. Adeta küçük bir şehre benzeyen bu kervansarayların içinde yatakhanelerden başka, aşhane, mumhane, erzak kilerleri, tüccar ve yolcu eşyaları için son derece geniş anbarlar, hamam, mescid, şadırvan, ahırlar, samanlıklar, nalbantlar, tamirhaneler ve hemen her çeşit ihtiyacı karşılayabilecek büyük küçük sağlık ve sosyal yardım kurumları bulunmaktaydı. Her ne kadar şair; “Bu kervansaraya gelen oldu hep revân” derken bu fâni “dünya”yı kastediyorsa da, benzetme yaptığı kervansaraylar da şimdi o fânîlik zincirinin birer halkası oldular..
Osmanlı su medeniyetinin veya su kültürünün ayrılmaz bir parçası olarak çeşme ve sebillerle, Edirne’nin, Osmanlı asırlarında birbirinden güzel mimarî eserlere sahip olduğu görülür. Rıfkı Melûl Meriç, Edirne’de l90 civarında tarihî çeşmenin varlığından sözederek bunlardan l23 tanesinin adlarını ve bulundukları semtleri bildirir. Özellikle Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Edirne’nin imarına büyük önem vermiş, bu nedenle de şehrin muhtelif yerlerine l2 adet çeşme yaptırmıştır. Selimiye yakınlarındaki büyük tarihî çeşme bunların en görkemlilerindendir. Sinan Ağa tarafından da Edirne’de 4 adet büyük çeşme yaptırılır. Bu çeşmeler dizisinin en güzel örneği bugün hâlâ ayakta olup II.Bayezid Külliyesi’nin hemen yanıbaşındadır. Bugün hâlâ ayakta kalabilmeyi başarabilmiş olan bu tarihî çeşmelerin birçoğunun da ne yazıktır ki suları kesilmiş bulunmaktadır. Bu gelenek çerçevesinde Karaağaç yolu üzerinde, Meriç Nehri’nin Karaağaç ayağında inşa edilen bir başka çeşme de Hacı Adil Bey Çeşmesi’dir. Edirne’de bu çeşmelerin dışında l3 civarında da sebil bulunuyordu.
Edirne’de halka açık büyük hamamların yapımı Bizanslılar dönemine kadar gider. Esasen Osmanlı medeniyeti bir “Su Medeniyeti” idi. Dolayısıyla suyla haşır-neşir olmuş, suyla birlikte yaşamayı bir kültür haline getirmiş böyle bir toplumda bu yaşama tarzına uygun bir sivil yapılaşmanın gelişmesi de çok tabii idi. Ancak Osmanlı mimârîsinin bir yansıması ve bir gelenek olarak hamamlar, imparatorluğun bu gözde şehrinde l5. yüzyıldan itibaren görülmeye başlar. Ve kısa süre içerisinde de buradan Anadolu ve Balkanlara yayılır.
Milletlerin kültür tarihi açısından mezarlıkların ve mezar taşlarının büyük önemi vardır. Türkler, bir şehre ayak basıp kalesinde ilk fetih ezanını okuduktan sonra, ona süratle kendi kimliklerini giydirmek yolunda çeşitli imkânlardan faydalanmak alışkanlığında idiler. Bu çerçevede, önce, ele geçirdikleri ülkeleri, dünya plânından yokluk âlemine geçmiş salih kişilere, âşık, velî ve meczuplara bekletmek ve bu fânîler ordusuna ısmarlamak onların alışageldikleri bir şeydi. Türbeler ise ait oldukları beldelerin bir bakıma içerisinde yatan insanlara karşı vefâkârlık anıtları olmuştur hep.. Kaynaklar, Osmanlı dönemi Edirne’sinde birbirinden değerli çok sayıda umûmi mezarlıkla, kırk civarında türbe ve makam bulunduğunu naklediyorlar. Bu rakamı 60’a çıkaranlar da vardır. Ancak varlığından sözedilen bu mezarlıkların ve türbelerin bugün çok azı ayakta kalabilmiştir. Esasen Selçuklulardan Osmanlılara geçmiş olan nakışlı mezar taşları geleneği ilk örneklerini İznik, Bursa ve Edirne’de verir. Osmanlı tarihinde kadılar, vezirler, şeyhülislâmlar, yeniçeriler ve saray mensuplarının mezar taşları devlet kontrolünde yaptırılırdı. Dolayısıyla bu taşlarda belli bir mîmârî üslûbun gelişmesi de çok tabii idi. Fetihten sonra Edirne, Macaristan ve Avusturya üzerine yapılacak seferlerde askerî grupların toplanma ve lojistik ikmâl merkezi ve kışın da ordunun kışlak yeri olarak önemini sürdürmüştür. Serhad boylarında hayatlarını adeta birer göçebe gibi geçiren gazi dervişlerin, akıncıların, serdengeçtilerin Rumelinin her karış toprağında sayısız mezarları bulunmaktadır. Fütühat ehline özgü bu taşlara Edirne mezarlıklarında da rastlamak mümkündür. Edirne mezarlıklarında görülen bir grup taş vardır ki, bu mezartaşları başka hiçbir Osmanlı şehrinde görülmez. Edirneli taş ustaları tarafından yapılan ve Edirne mezarlıklarında örnekleri görülen bu taşlar, hakikaten “Edirnekârî” denilebilecek türden olup, gövde kesitleri itibariyle yuvarlak ve çokgen olmak üzere iki türlüdür. Edirne’ye özgü bu mezar taşlarındaki en önemli özellik; metin kısmından bölünerek ayrılmış bir “Fâtiha” ibâresi ile başlamasıdır. Osmanlı Devleti’nin 43.Şeyhülislâmı Çatalcalı Ali Efendi ile 55. Şeyhülislâmı Bursalı Abdurrahim Efendi’nin, Nâzır Çeşme Mezarlığı’ndaki mezar taşları bu üslûbun en güzel ve en tipik örnekleri sayılır.
Osmanlı kültür ve medeniyetini uzun asırlar bünyesinde yaşatan Edirne’de o zamanlardan bugüne geleneksel sanatlarımızı sürdüren hangi meslek kaldı derseniz, buna verilecek cevap belki bir “hayal kırıklığı” olacaktır. Şimdi nerede o mücellidler, müzehhipler, nakkaşlar, hakkâklar, nerede o ipekçiler, havlucu ve sabuncular, mutafçılar, derici, çadırcı, çuhacı ve ketenciler, nerede o saraçlar, oymacılar, kuyumcular, bakırcılar, şekerciler, helvacılar, mumcular, camcılar, aynacılar ve gül yağcılar.. ? Nerede? Nerede?
Edirne, Osmanlı dönemiyle birlikte adeta bir “Köprüler Şehri” haline gelir. Tunca ve Meriç nehirleri üzerindeki birbirinden güzel köprüler Edirne’nin bu nehirler üzerine taktığı birer inci gerdanlıktır adeta..
İşte böyle bir ortamda yüzyıllar boyunca Edirne’nin bilim-kültür ve sanat hayatında Türk kültürüne önemli hizmetleri geçen mûsıkîşinaslar, şeyhler ve tarikat ululuları, bilim adamları, hattatlar, edibler ve şairler yetişmiştir. Örneğin, İstanbul ve Bursa kadar olmasa da mûsıkîde Edirne’nin çok önemli bir yeri vardı. Osmanlı imparatorluğunun egemen olduğu her bölgede varlığını sürdüren “Mehterhâne” bu kentin askerî müziği yanında sivil müzik ihtiyacına da cevap veriyordu. Şehzâde Mustafa’nın Edirne’deki sünnet törenlerinde büyük bir mehter takımının yer aldığını biliyoruz. Sultan II.Bayezid’in Edirne’de yaptırdığı Bayezid Dârü’ş-Şifâsı özellikle müzikle tedaviye ve seslerin insan rûhu üzerindeki etkilerine yer veren bir kurumdu. Günümüzden yaklaşık 500 yıl önce uygulanan böyle bir tıbbî yöntem, tıp tarihimiz açısından da son derece önemli sayılmalıdır. İmparatorluğun devlet ve kültür merkezlerinde üstad besteciler ve saz şairlerinin birlikte icrâ-yı sanat ettikleri hemen herkesin mâlûmudur. Edirne Sarayı’ndaki mûsıkî ustalarının yanında bir kısım saz şairlerinin de Edirne’nin mûsıkî kültüründe etkili olduğunu yine tarihî kaynaklardan öğreniyoruz. Kentin ses kültürünün oluşmasında ve biçimlenmesinde sosyal kurumlar ve hareketlenmeler son derecede etkili olmuştur. Ancak yerli halkın duyguları ve düşünceleri de bu kültürün oluşmasında önemli bir yer tutar. Edirne halkının ses kültürüne dikkatle kulak verilirse, Edirnelinin gönlünün bir kısmının Anadolu’da, bir kısmının Rumeli’de olduğu anlaşılacaktır. Göçleri, bozgunları tarih boyunca yoğun biçimde yaşayan yöre halkı “Yeniçeri Havaları” adı verilen kahramanlık türkülerini de ayrı bir heyecanla dinlemiş ve icra etmiştir.
Edirne’nin Osmanlı hakimiyetine girişinden aşağı yukarı yarım asır sonra, şehirde hat sanatının da birbirinden güzel örnekleri ortaya çıkmaya başlar. Fatih devri hattatlarından Yahya Sofî, celî-sülüs hattın üstâdı olarak dikkati çeker. Edirne hattatlarından birçoğunun eserlerini, gerek Edirne âbidelerinde ve müzelerinde, gerek İstanbul kütüphanelerinde, özel kolleksiyonlarda görmek mümkündür. Edirne’de halk arasında söylenen çok meşhur bir söz vardır : “Üç Şerefeli’nin kapısı, Selimiye’nin yapısı, Eski Cami’nin yazısı”.. Bugün, özellikle “celî” yazılarıyla tanınmış Eski Cami, bu övgüyü fazlasıyla hakedecek güzellikte yazılara sahip bulunmaktadır.
Edirne’nin edebiyat tarihimizdeki yeri ise kültür tarihimizin öbür öğeleriyle mukayese kabul etmeyecek oranda önemli ve büyüktür. Osmanlı şiirinin doğup gelişmeye başladığı asırlarda başkent olması, Edirne’nin XVI.yüzyıl sonlarına kadar Osmanlı kültür coğrafyasının bir numaralı merkezi olmasını sağlamıştır. II. Murad devrinden XVI. yüzyıl sonlarına kadar yetişmiş Edirneli şair sayısı 50 civarındadır ki, bu rakamla Edirne, devletin en çok şairine sahip şehri durumundadır. Bu önemli bir rakamdır. Oysa bu yüzyıldan sonra İstanbul’un tartışmasız kültürel merkez üstünlüğünü ele geçirmesi Edirne’nin eski önemini giderek azaltmış ve bir daha da önceki ihtişamlı görünümüne asla sahip olamamıştır. Bununla beraber Edirne, devlete başlangıçtan ortadan kalkışına kadar verdiği şairlerle İstanbul ve Bursa’dan sonra Osmanlı kültür mozayiğine en çok katkıda bulunan üçüncü şehirdir.
Başlangıcından günümüze kadar, çok sayıda nesir yazarının yanısıra, Edirne’de doğup büyümüş veya bu şehirde yaşamış 240 civarında şair bulunmaktadır. Bu şairler içerisinde Şehzâde Cem ve Fatih Sultan Mehmed gibi iki önemli sîmâ da yer alır.
Edirneli şairler arasında en önemli imlerden biri, hiç şüphe yok ki mevlevîlerin gülü, büyük şair Neşâtî Ahmed Dede (ö.l674)’dir.. Şâirin Edirne şeyhliği, çok tanınmış, sevilmiş ve hürmete lâyık şahsiyeti dolayısıyle çevresinde büyük bir sevinç uyandırmıştı. Bunun için de mevlevî dervişleri yeni şeyhlerini evinden alıp dergâha getirirlerken yolda âyinler yapmış, ilâhîler okumuş, hem semâ edip hem yürüyerek büyük coşkularını ifadeye çalışmışlardı. Muradiye Mevlevihanesi şeyhliğine getirildiği yıllarda yaşı hayli ilerlemiş bulunan Neşâtî Dede, Edirne şeyhliğinde ancak dört yıl kalabilmiş ve l674 yılında vefat etmiştir. Kabri, Muradiye Camii avlusundadır.
l700 senesinde Edirne, 350.000’e ulaşan şehir nüfusuyla Londra ve Paris ve İstanbul’dan sonra dünyanın en büyük birkaç şehrinden birisidir.. Buna rağmen Edirne, imparatorluk coğrafyası içerisindeki siyasi ve sosyal konumu bakımından bir gerileme sürecine girer.. Bu durum, doğal olarak kültür dünyasını da etkiler.. l745 ve l75l yıllarında Edirne’de ardarda çıkan büyük yangınlar şehirde 60 mahalleyi tamamen yok eder. Bütün bu olumsuz gelişmeler, Edirne’nin cazibesini günden güne kaybetmesi anlamına gelir.. Ancak herşeye rağmen, bu yıllarda Edirne’nin bereketli şiir bahçelerinde birbirinden güzel manzumeleriyle boy gösteren 36 şair çıkar ortaya..
Enis Receb Dede, yaşadığı süre içinde, başta mevlevî çevreleri olmak üzere herkesin sevgi ve saygısını kazanmış bir şairdi. Ölümünde bütün Edirne halkının kendisi için ağladığını ondan sözeden kaynaklar yazıyor.. Kültürlü, iyi huylu, güzel ahlâk sahibi, âşık ve şâir olan Enis Receb Dede, sâlihler zümresinin yüz suyu, mevlevîlerin taze gülüydü. İlmi mükemmel, temiz yaradılışlı bir zat idi.
XVIII.yüzyılın büyük mutasavvıf şairi, gülşenîlerin gülü, Rumelinin manevî fatihi Şeyh Hasan Sezâyî, l669 yılında Mora/ Korent’te dünyaya gelmiş olmakla birlikte, ömrünün tamamına yakın bir kısmını Edirne’de geçirmişti.. Öyle ki bugün birçok Edirneli, O’nu doğma büyüme Edirneli olarak bilir. Gülşenî tarikatına bağlı Sezâiyye kolunun kurucusu olan bu büyük zât böylesine Edirne’ye mâlolmuş bir şahsiyetti. Şeyh Hasan Sezâyî türbesi bugün Edirne’nin en önemli ziyaret yerlerinden biridir.
Edirne’nin fethi ile birlikte bu şehirde çok sayıda tekke ve zaviye kurulur. Osmanlının Balkanlara açılan bu kapısında mevcut tekke ve zaviyelerde ise gerek şeyh ve gerekse mürid seviyesinde çok sayıda şair yetişmiş ve şiirleriyle kültür ve edebiyatımıza katkıda bulunmuşlardır. Edirne şairleri arasında 23 mevlevî şaire karşılık 2l gülşenî şair vardır. Bunların dışında Nakşibendî, Bektaşî, Celvetî, Uşşâkî, Kâdirî , Râfızî, Zeynî, Rıfâî, Hâlidî tarikatlarına mensup şairlerin kaynaklara girmiş çok sayıda şiiri vardır.
Evet, işte Osmanlı asırlarında Edirne’de kültür hayatı bu idi.. Edirne’ye ve Rumeli’ne dair sözlerimizi Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’nin Osmanlı’nın bu kültür ve medeniyet mucizesine dair şu değerlendirmeleri ve çağları aşan bir çağrı ile bitirelim. “Bir kere daha kendi kendimize soralım : Bu medeniyet nice bir düzenin, nasıl bir âhengin teknesinde yoğrulup şekillenmiş olmalı ki, bu üslûbu, bu ölçüyü bu kıvamı, bu kemâli bulup böyle bir cemâli meydana getirebilmiş olsun? Bence bu sorunun cevabı açık : O devir öyle bir devir idi ki, ne devlet, ne de millet, şarklı olduğundan utanmıyordu. Belki zaman ve mekân plânında ilerlemeyi, garbı şarka getirmekte değil, şarkı garba götürmekte buluyor ve bu anlayıştan hareket ettiği için de her geçen gün biraz daha gelişiyordu. Bu kendinden emin, âhenkli medeniyetin birliğini sağlayan unsurlar ise, dış tabiatı kontrol altında tutan bir irfan ve hikmet terbiyesinin himayesi altında bulunuyordu. Bu irfan ve hikmettir ki, cemiyet ruhunu sanki tarla sürer gibi kazıp çapalıyor, ayıklayıp temizliyor ve nihayet ekip mahsül alıyordu. Böylece de Türklük, muhteşem bir medeniyet görüşüne paralel olarak, aynı ölçüde heybetli bir iç medeniyet manzarası arz ediyordu. Aslında devir, okumamış olanın, okuyandan çok olduğu bir devirdi. Ama bu aydın okumamışın gelenekten aldığı hikmet ve irfan sermayesiyle, âleme öğreteceği zengin bir kültürü vardı. Bir sisteme bağlı olarak uzun yıllar boyunca kazanılmış metotlu bilginin karşısında, bu sözlü kültür de o devirde kendi başına bir sistem ve metot sayılırdı. Zîrâ tarihten, gelenek ve görenekten bilhassa uzun tecrübelerden süzülüp gelmiş bu terbiye, cemiyete çok kıvamlı, çok intizamlı, çok kontrollü ve çok olgun bir iç ve dış dengesi kazandırmış bulunuyordu.”
Efendim, ben şehirlerin de tıpkı insanlar gibi kaderleri olduğuna inanıyorum. Onlar da tıpkı insanlar gibi doğuyorlar, büyüyorlar, bazan güzel, bazan acılı, çileli günler yaşıyorlar ve yine tıpkı insanlar gibi kaybolup gidiyorlar ve yerlerini yeni şehirlere bırakıyorlar. Osmanlı ülkesinin başkenti olma şerefine ulaşmış Edirne.. Çok güzel günler görmüş.. Seferden dönen nice muzaffer orduları karşılamış, sevinç ve gururla.. Neredeyse l00 yıl bu muhteşem devletin görkemli bir başşehri olmak sıfatıyla herkesin görmek için imrendiği, yaşamayı düşlediği gözde bir şehir olmuş Edirne.. Fatih gibi dünya çapında bir kumandan ve Cem Sultan gibi bir bahadır gözlerini dünyaya bu şehirde açmışlar. İbni Kemâl gibi dünya çapında bir âlim bu şehrin medrese­lerinde dersler vermiş, ilim adamları yetiştirmiş. Mimar Sinan bu şehrin sokaklarında dolaşmış, el emeği, göz nuru, alın teri dökmüş bu şehrin toprağına.. Levnî gibi bir nakkaş yine bu şehirden çıkarken, Neşâtî ve Hayâlî gibi divan şiirinin iki büyük ustası nefeslerini bu şehrin ha­vasında tüketip ölümsüzlüğe yürümüşler. İşte bütün bunlar Edirne’nin şahid olduğu güzellikler… Bütün bu güzellikler “Her kemâlin bir zevâli vardır” sözü gereği, bir gün gelip sona ermiş.. Ve Edirne tarihteki o muhteşem günlerini arar olmuş..
Ve çağrımız…
Çoğu zaman söz, anlatmaktan âciz kalır mânâyı.. O mânâ Edirne’dir .. O sadece yaşanır belki de.. Ve yaşanmalıdır. Siz de bir gün Edirne’ye gelmelisiniz meselâ.. Namazgâhtan sessizce girip şehre, doğruca Selimiye’ye yönelmelisiniz.. Kapalı Çarşı’dan geçip Selîm’in Selimiye’sini selâmlamalı, Murâd-ı Evvel’in Eski Saray’ından geriye nelerin kaldığını görmeli, sonra Küçükpazar’dan Sultan Murad’ın Muradiye’sine yönelmelisiniz.. Sizi burada dört gözle, kaç asırdır bekleyen Neşâtî Dede’ye onun en güzel gazellerinden birini fısıldamalısınız başucunda.. O’nun kırılan mezar taşlarını yüreğinizin bir yerlerinde birşeylerin kırıldığını hissederek ellerinizle toplamaya çalışmalısınız sonra.. Büyük şair Enis Recep Dede ile Şeyhülislâm Mûsâ Kâzım’ın da bu kabristanın sakinleri arasında olduğunu unutmamalısınız.. Sonra, gözleriniz, bu bahçede eşiği asırlardır mevlevî dervişlerinin gözyaşı ile ıslanmış Mevlevîhâne’yi aramalı boş yere.. Başlarında çağları, ellerinde asırlarca dünyayı döndüren mevlevî dervişlerini bir de.. Oradan Sultan Fatih’in, Şehzâde Cem’in doğup büyüdükleri, koşup oynadıkları Sarayiçi çayırlarına Kânûnî köprüsünden geçerek uzanmalı, herşeye rağmen ayakta kalmayı başarabilmiş Adâlet kasrına bakarak bir zamanlar etrafa çil çil saçılmış Mamak sarayını, Dolmabahçe, Gülhane ve İftar kasırları ile Av, Bülbül, Değirmen, Alay köşklerini sormalı, yiğitlerin harman olduğu, demir kuşaklı cihan pehlivanlarının, Koca Yusufların, Kurtdereli Mehmet Pehlivanların, Kel Aliçoların ter döktüğü er meydanı Kırkpınar’ın toprağına yüz sürmelisiniz.. Balkanların yüzü suyu mudur, gözü yaşı mıdır pek bilemediğiniz güzel Tunca karşılayacaktır sizi orada.. Onun eteğini bırakmadan köprüler, saray ve imaretler arasında ilerlerseniz, Sultan İkinci Murâd’ın Yeni Saray’ından geriye kalan ıssız bir “bâb-ı âlî” karşılayacaktır sizleri.. Rumelinden doludizgin zafer haberleriyle gelen nice akıncının bu kapıdan saraya girdiğini düşünürken, kitâbesinde muhtemelen “küllü men aleyhâ fân”, yani “dünyâda ne varsa herşey fânîdir” yazısını okuyacaksınız belki de… Biraz ötede Bayezid’lerin iki güzel camii sizi beklemektedir şimdi de.. Önce kaç asırlıktır bilinmez uhrevî misafirleriyle bir gülistan olan mezarlığı, sonra asırlar eskitmiş hanı, çeşmesi, medresesi ve dârü’ş-şifâsı ile Sultan İkinci Bayezid külliyesi çıkacaktır önünüze.. Ve ardından Sultan Birinci Bayezid camii.. Yürümeye devam ederseniz Rumeli kırlarının deli çocuğu, Edirne’nin ve Rumeli’nin adı dillere destan şanlı akıncısı, alpereni Gazi Mihal Bey Camii’ni göreceksiniz.. Ve birden Osmanlı ile birlikte şehrin kendini kuşatan surlara sığmayıp nasıl taştığına şahit olacaksınız o noktada.. Sizi şimdi de islâm peygamberinin bizzat işaretiyle kurulmuş Dârülhadis Camii karşılayacaktır. Siz, “burada bir de Osmanlının en büyük medreselerinden biri vardı, hatta meşhur Kemâlpaşazâde de burada hoca idi, şimdi bu medrese nereye gitti” diyeceksiniz ama, bahçede Sultan İkinci Murad’tan yadigâr kalan iki şehzâde türbesinden gizlice gelen “gittiler!, gittiler!” cevabına razı olacaksınız çaresiz..
Eğer bu şehirde Tunca nehri boyunca yürümeye devam ederseniz, sizi üzerindeki eşsiz köprüleriyle Meriç ve Arda karşılayacaktır. Bu köprülerden birinin tarih kasrındaki taşlara oturup yine uzun uzun sahilleri, yemyeşil ormanları, sayısız minaresiyle uzakta yükselen şehri, Bülbül Adası taraflarını seyredin.. Sonra Edirne’nin Üçüncü Ahmed ve Damad Nevşehirli İbrahim Paşa ile nihayet bulan ikbâl devirlerinde işte bu Meriç ve Tunca’da yaldızlı saltanat kayıklarının, vezir ve kazasker kayıklarının dolaştığını hayâl edin.. O anda sahilleri süsleyen sarayların, köşklerin ve gül bahçelerinin mermer rıhtımlarına, son derece güzel, kimbilir belki de ipekler ve elmaslar içindeki rumeli dilberlerinin gururla ve nazla ayak atışlarını siz de görür gibi olacaksınız. O kayıkların Tunca ve Meriç’in suları üzerinde süzülürken küreklerinden tatlı tatlı sesler çıkardığını duyacaksınız belki de.. O saltanat kayıkları, o dilber sultanlarla cariyeler gideli artık asırlar geçmiştir ve şimdi size kalan onların düşünü kurmaktır sadece… Burada, İkinci Abdülhamid’in saltanat yıllarında Edirne valisi olan Antepli Kadri Paşa’nın eseri yaklaşık dört kilometrelik parke taşıyla döşenmiş yoldan Karaağaç’a doğru ilerlerseniz meşhur Hacı Adil Bey çeşmesinin yalnızlığını paylaşabilir, biraz daha yürürseniz l9l3 Balkan Şehidlerinin anıtlaşmış direnişine tanık olabilirsiniz…
Geriye dönüp Bostanpazarına geldiğinizde Rumelinin ve Balkanların manevî mürşidi gülşenîlerin gülü Şeyh Hasan Sezâi Hazretleri sizden bir fatiha bekleyecektir kuşkusuz.. Ha, bu arada şööyle Uzunkaldırım’a uzanıp da Rumeli’nin ve Osmanlı’nın onaltıncı asırdaki büyük şairi, kalenderî dervişi şimdilerde Edirnelilerin “Hayâlî Baba”sını ziyaret etmek istemez misiniz? Henüz şehre girmediğinizi bilmelisiniz. Bunlar Edirne’nin kenar süsleridir. Şehire, Çelebi Sultan Mehmed’in kızı Ayşe Sultan Camii ile Ekmekçioğlu Ahmet Paşa Kervansarayı arasından girebilirsiniz.. Defterdar Mustafa Paşa Camii, Lari Çelebi Camii, Sittişah Hatun Camii unutulmamalı tabii.. Bunlardan sonra muhteşem Kervansarayı ile “Muhteşem Süleyman” Kânûnî’nin dâmâdı Rüstem Paşa tarafından karşılanırsınız.. Eski Cami ve Bedesten, “biz de Osmanlı’nın hediyesiyiz bu şehre” derler size.. Yürürseniz Bosnalı Ali Paşa’nın, kaderi Bosna gibi hep yanmak olan emsalsiz Ali Paşa Kapalı Çarşısı’nı bulursunuz karşınızda.. Bir yaz günü ise bu geziniz hem vücudunuz, hem de ruhunuzun ferahlayacağını bilmelisiniz.. Ardından Üç Şerefelinin burmalı minaresi sizi asırlar öncesine taşıyacak, karşısındaki Sokollu Mehmet Paşa’nın hediyesi muhteşem hamamda belki biraz nefeslenecek, eğer Saraçhane’ye inerseniz Beylerbeyi Camii ve mezarlıklarını, Kaleiçi’ne girerseniz, üç yüz yıl öncesinin Edirne’sini bulacaksınız.. Böyle bir geziden sonra Edirne’nin o güzelim sebillerinden kana kana su içmek en büyük hakkınız tabii.. Suyu belki de cennetten gelen bu sebiller, ya Esat Muhlis Paşa’dan, ya Hasan Çelebi’den, ya da Koca Mustafa Paşa’dan bir yâdigârdır bu şehre…
Hele şöyle bir de Kıyık’tan Buçuktepe’ye uzanırsanız Edirne’yi değil, çok daha ötesini, ne bileyim belki de hasret kaldığımız Rumeli’ni göreceksiniz… Belki oradan Üsküb’ü, Filibe’yi, Sofya’yı, İşkodra’yı, Silistre’yi, Varna’yı, belki de Plevne’yi, Eski Zağra’yı, Mostar’ı, Prizren’i, Belgrad’ı, Selânik’i, Vardar’ı göreceksiniz.. Ve gözlerinize inanamayacaksınız.. Evet, sizi işte bu şehre bekliyoruz.. Bu şairler yurduna… Şehirlerin “Elyazması”na.. Tarihin hafızası bu bilge şehre, Edirne’ye.. Unutmayın ki sizi burada bekleyen yüzlerce “Evlâd-ı Fâtihân”, Rumeli’nin ilk sâkinleri var. Sizi hem toprağın altındakiler, hem toprağın üstündekiler bekliyor burada.. Gelin ve yaşayın bu şehri, bu tarihi, bu mânâyı…
Beni sabırla dinlediniz, hepinize selam ve saygılarımı, sevgilerimi sunuyorum.
Yrd. Doç. Dr. Rıdvan Canım
 

Bir cevap yazın

Pin It on Pinterest