Sarıkamış Bir Destandır…

Sarıkamış
Bir destandır…
Her şey, kulaklarımda çınlayan, çocukluğumdan kalma ağıtlardan ibaretti. Oysa şimdi hatırlamıyorum bile. Ninem, sık sık bir ağıt tutturur, yarı anlaşılır yarı anlaşılmaz devam ederdi. Çocuksun!..Tek anladığım bir savaş. Savaşa giden ve dönmeyen bir baba. Ninemin babası…
 
 
16.Aralık.1914
Soğuk bir kış günü. Talebesi öğretmenini azarlamaktadır: “Hatalı davrandınız! Başarılı olamadınız! Rus ordusu burada yok edilmeliydi. Şimdi hemen harekete geçip, Rus ordusunu Sarıkamış’ta yok edeceksiniz!” Hasan İzzet Paşa, küstahlaşan öğrencisine pervasızca cevap verir: “Olmaz! Havaları görüyorsunuz. Her yerde kar var. Karakış başlamıştır. Bu şartlar altında, bu mevsimde harekât bir faciaya dönüşebilir. Kış şiddetini kaybetsin, yollar açılsın, düşmana haddini bildiririz.”
Her verdiği emrin hemen yerine getirilmesine alışkın padişah damadı ve orduların başkomutan vekili 34 yaşındaki Enver Paşa, asabileşerek su tehdidi savurur: “Eğer hocam olmasaydınız, sizi idam ettirirdim!”
 
21.Aralık.2011 Çarşamba
07:15
Akut, Erzurum ofisindeyiz. Ve destan başlıyor. 97 yıl sonra aynı izleri takib ederek Sarıkamış’a varacağız inşaallah. Ekip hazır. Ekip lideri Bünyamin Akbulut, Gökhan, Emin, Reşat, Tuncay, Gürkan, Gürsel ve ben. Üç kişi jandarma arama kurtama ekibi ve bize yürüyüşe başlayacağımız noktada katılacak olan askeri birlik. Hissettiğim herkesin heyecanlı olduğu.
Rabbim yolumuzu açık etsin…
 
08:30
Erzurum Güneş İlköğretim Okulu önünden Erzurum Belediye Başkanı Ahmet Küçükler’in de katıldığı sade bir törenle yola çıktık. Sonradan öğrendim ki bu yola çıkış noktamız, bizlerin “120” filmi ile öğrendiğimiz, o kahraman çocukların da yola çıktığı noktaymış. Çok şey görecektim, çok şey öğrenecektim. Bu ziyaret hayatımda önemli bir yer alacaktı, sinyallerini vermeye başlamıştı bile. Heyecanlıydım…
 
Şimdi bu karlı yollardan aracımız ilerlerken, uzun uzun seyrediyorum beyazlığı. Burada olmuştu her şey. Nefsine burada hükmedememişti Enver Paşa! Hani sorgulasaydı bir kez “Napıyorum?” diye kendini, bu topraklarda böyle bir “DESTAN” varolmayacaktı. Her şey çok güzeldi de yüreğimdeki “nefis” kavgası şiddetlendikçe şiddetleniyordu.
 
Çimenlik Köyünde bize eşlik edecek olan jandarma ekibiyle buluştuk ve yürüyüş başladı. Ekipteki tek bayan olmam diğer arkadaşlar tarafından sıkıntıymış gibi bir hisse kapıldım. Onlara yük olmayacağımı bir tek ben biliyorum. Yürümeye hızlı başlamıştık. İlk adımlar biraz zor geçti. Nefesim kesiliyordu. Korktum! Yolu tamamlayamamaktan korktum. Allah’ım bu nasıl bir yoldu? Bazı anlar ayağımı kaldıracak gücüm olmadı. İşte o anlarda gözümün önünden inci tanesi gibi sıralanmış akıp giden Şehitler’i gördüm. “güç” dedim. “Allah’ım bana güç ver!” dedim. Onların huzurunda hazırlıksız yakalanmış olmaktan utanıyordum. Teknik tüm imkânlara sahipken bu yoldan geri dönemezdim. Şimdi yüreğim ağlıyordu. Ayağı çıplak, sırtı yavan o güzel yüzlü yiğitler gözümün önünden birer birer geçiyordu. Hepsinin yüzünde tebessüm, tevekkül. Hırslanıyordum. “Ha gayret” diyordum kendi kendime.
 
Tırmanışlar zorlu geçiyordu, düzlükler ve inişler rahattı. kısa molalarla sürekli dinleniyorduk.
 
Kuzucanbaba Mevkii
20:30
Yemek yedik şimdi. Sıcak çay iyi geldi. Kaç bardak çay içtiğimi hatırlamıyorum. Yürürken su bile içemiyorsun. Boyunluğuma su damlası değse buz tutuyor. Çadırlar kuruldu. Geceyi ateşin başında geçiriyoruz. Burası ilk kamp yerimiz. Her yer zifiri karanlık. Aşağı tarafın şehitlik olduğunu öğreniyorum. Yarın kahvaltıdan sonra yürüyüş başlayacak ve 20-25 km. gibi bir yürüyüş planlanıyor. Şehir dışından gelen benden başka iki kişi daha var. Tuncay, İstanbul’dan gelmiş, yürüyüş boyunca kar suyunu eritip, bizlere çay hazırladı. Kar suyu eritmek sabır işi. Tadı acıdır dediler ben bilmediğim için olsa gerek hissetmedim acılığı. Hem acı olsa ne fark edecek ki! Benden evvelkiler susuzluğu bu kar ile geçiştirdilerse benimde onlardan farkım olmamalıydı. Bana zemzem kadar tatlı geldi. Gürkan’da Eskişehir’den. Ekip liderimiz Bünyamin Akbulut’un, profesyonel bir insan olmasının verdiği güven var. İçim çok rahat.
 
21:43
Uykusu gelen arkadaşlar çadırlara yerleşmeye başladı.
Allah’ım bu nasıl bir dünya? Üstünde yattığım bu toprakta onbinlerin kokusu misk olmuş adeta. Ayaklarımın altındaki toprak, toprak değil, evlâdını kucaklayan bir ana. Sımsıcak. Üşümek yok bu topraklarda. Dereceler -30’u gösteriyor, ama bir sıcaklık var havada. Gecede tek ses var o da ateşin çıtırtısı. Ateşimizin ışıltısı aydınlatıyor ekipteki yüzleri. Hepsini merak ediyorum, onlar ne düşünüyor diye? İzlemeye çalışıyorum. Sonra herkes susuyor. Ateşte sustu. Şimdi tek ses; geceyi de böldü, dağları da böldü…
 
Analar kuzusu nevcivandılar,
Bizim için ataşlara yandılar,
Kaput yoktu o sebepten dondular,

Libas diktirenler kutlu kumaştan
Haya etmelidir Sarıkamış’tan
 
Tüm geceyi Gürsel’in söylediği ağıtlarla ve türkülerle geçirdik. Ekip şimdi yatıyordu. Ateşin de feri sönmüştü. Bizi koruyan yine askerdi.
 
Hava şartlarına uygun çadırlarımız ve uyku tulumlarımız vardı. Her şey ne kadar lükstü bizim için. Sizler vatanın kucağına serilmiş yatarken, bu çadırda uyumak mümkün mü? Tüm günün verdiği hüzün ve duygusallık sonucunda daha fazla tutamadığım iki damla şimdi karıştı toprağınıza.
 
Ayaklarım üşüyordu. Korktum, onu biliyorum. Isıtamadım bir türlü. Donuyor muydum? Donmak böyle mi başlardı? Soğuk, hiç bu kadar soğuk olmamıştı benim için. İçimiz üşüyordu. Nasılda bi’haber yaşıyoruz sıcak evlerimizde! Seslendim, çadırdaki arkadaşlar uyumuşlar. Aklımda Rus Kurmay Başkanı Pietroroviç’in, anılarında Sarıkamış’a kavuşan o bir avuç kahramanı anlatışı canlandı.
 
“İlk sırada diz çökmüş beş kahraman. Omuz çukurlarına yasladıkları mavzerleri ile nişan almışlar. Tetiğe asılmak üzereler. Ama asılamamışlar. Kaput yakaları, Allah’ın rahmetini o civan delikanlıların yüreklerine akıtabilmek istercesine semaya dikilmiş, kaskatı. Hele bıyıkları, hele hele bıyıkları ve sakalları! Her biri birer fütuhat oku gibi çelik misâl. Ya gözler! Dinmiş olmasına rağmen şu kahredici tipinin bile örtüp kapatamadığı gözleri! Apaçık! Tabiata da, başkumandana da, karşısındaki düşmana da isyan eden ama Allah’ına teslimiyetle bakan gözler. Açık, vallahi apaçık!..
 
İkinci sırada öyle bir manzara ki, hiçbir heykeltraş benzerini yapmayı başaramamıştır. O ürkütücü ayaza rağmen, sağlarında fişekleri debelenerek üzerlerinden atmaya tenezzül etmemiş iki katırın yanında başlaı semaya dönük, altı masal güzeli Mehmed. Sandıkları bir avuçlamışlar ki, hayatı biz ancak böyle bir hırsla avuçlayıvermişizdir. Öylesine kaskatı kesilmişler.
 
Ve sağ başta binbaşı Mustafa Nihat. Ayakta. Yarabbi, bu bir ayakta duruştur ki, karşısında düşmanı da, kâfiri de, lanetlisi de Allah’ın huzurunda diz çöküş halinde gibi. Endamı, düşmanı dize getiren bir tekbir velvelesi gibi. Belinde, fişeklerinin yuvalarını tipi ile kapatmaya bütün gece düşen kar bile razı olmamış. Sol eli boynundaki dürbünü kavramış. Havada donmuş, Kale sancağı gibi. Diğer eli belli ki, semaya uzanıp rahmet dilerken öylesine taşlaşmış. Hayrettir, başı açık. Gür erkek kömür karası saçları beyaza bulanmış. Allahuekber Dağları’ndaki Türk müfrezesini esir alamadım. Bizden çok evvel Allah’larına teslim olmuşlardı.”
 
 
Geceyarısı olmalı…
Dışarıda hava bozdu. Rüzgâr çok sert  esiyor. Muhtemelen kar da şiddetini artırdı. Uyur uyanık bir haldeyim. Ayaklarım ısınmaya başladı. Düşüncelerim daha sakin şimdi. “Edeb” diyordum, saygısızlık yapmaktan korkuyordum. Onları üzmek, istediğim en son şeydi.
 
22.Aralık.1914
Gündüz başlayan yürüyüşte çarıkları yumuşayan askerlerin çarıkları gece donmaya, bir mengene gibi ayaklarını sıkmaya başlar. Adım atmak neredeyse imkansızdır. Askerler olduğu yerde zıplar, atlar, kendini karların içine vurur ve ayaktan başlayan donma yavaş yavaş tüm vücuda yayılır. Düşeni kaldırmamak için emir vardır. Zaten kimsede de kimseyi kaldıracak güç kalmamıştır. Neferler ordunun işaret taşları gibi yollara dizilirler. Kimi çömelmiş, kimi oturmuş, kimi yuvarlanmış, kimi bir ağacın gövdesine dayanmış kardan heykellere dönüşürler.
 
22.Aralık.2011 Perşembe
Nihayet sabah olmuştu olmasına ama tipi devam ediyordu. Ve ekip lideri kampa devam kararı aldı. Tipi tüm gün devam etti. Ateşin başındaydık. Şanslıydık. Ateşimiz, ekmeğimiz, suyumuz vardı. Sırtımız sağlamdı. Bu kadar rahat olmak huzursuz ediyordu beni. Öğleden sonra çadırlara çekildik ve tipi halâ devam ediyordu. Asker nöbet tutuyor. Kıyamıyorum.
 
23.Aralık.2011 Cuma
08:30
Tipi geçmiş, yerini kar yağışına bırakmıştı. Kamp toplanmış ve yürüyüşe başlamıştık. Tek farkla, artık yola devam edilmeyecek ve geri dönülecekti. -25 derece olan havada başımdan aşağı kaynar sular boşalmıştı. Çok üzüldüm. Yarım kalmıştı şimdi her şey…Tüm ağıtlar yüreğimde söyleniyordu. Gözyaşlarım içime akıyordu. Herkesin aklına “acaba?” sorusu geldi. Acaba, Enver Paşa’da kişisel ihtiraslarını bir kenara bıraksaydı ve hocasını dinleseydi ve askerleri bu savaş için yola çıkarmasaydı, herşey başka olabilir miydi? Kuvvetle muhtemel herşey çok başka olurdu. Neydi bu peki? Kader mi?
 
Karar alınmıştı, uygulanacaktı. Zirâ tüm gün ve gece ekip liderinin ve askeri komutanın telefonları hiç susmamıştı. Her yerden mahsur kaldığımıza dair haberler geliyor, insanlar panikliyordu. Halbuki herşey yolundaydı.
Şimdi toplanmış, yola revan olmuştuk. Ardıma bakmaktan korkuyordum. Kuzucanbaba Mevkii’nde saf saf olmuş Şehitler, ardımızdan bakıyordu. Sustum!..
Öğlene doğru hava toparladı. Güneş yüzünü gösterdi. Dönüş yolunda herşey olması gerektiği gibiydi. Tamamlanmamış bir görevin ezikliğiyle olsa gerek ekipte susmuştu. Sadece yürüyorduk şimdi. Herkes nizam içinde ve sükûnetle önündekinin adımlarını takib ediyordu.
Öğleden sonra Narman’a varmıştık. Oradaki askeri birlik bizi karşıladı. Kısa bir moladan sonra, bize eşlik eden askeri birliği orada bırakıp Erzurum’a doğru yola çıktık. Şimdi herkes susmuştu.
Kulaklarımda Mehmet Akif’in mısraları çınlıyor;
“ Ah! Karşımda vatan namına bir kabristan yatıyor şimdi…”
 
 
Neriman Ekinci
02.Ocak.2012,
Erzurum, Sarıkamış Şehitlerini Anma Yürüyüşüne katıldığım günlerde tuttuğum günce…

Pin It on Pinterest