Edirne (M. Niyazi Akıncıoğlu 1945)

Niyazi Akıncıoğlu

EDİRNE 
Bir yerde görürsen ki: Ağır ve edalı akar dal dal söğütleri öperek samur üç belik gibi
üç koldan sular; müjdeler olsun efendim:
Edirne’desin. Mevsim, faslı bahardır; gecedir ve mehtap vardır. Ve sen,
bir kavs-ı kuzahta yürür gibi
köprülerdesin. Şataraban makamından bir şarkı dudaklarında, düşünür, çözemezsin: Bu naz-ı istiğna, bu âvâz neden; neden yarı eğilmiş suya dallar? Öyle ferman etmiş eden
kimseler bilmez. “Gönül bir top ibrişim Sarılırsa çözülmez.”
Burda her şey, bakınır hüsnüne hayran. Seyreyler cemalini eğilmiş suya mermer ihtişamında serhadd-i vatan. Aşina bir çehre sezer belki diye devr-i saltanatından Edirne; bir deste alev güldür, mahzun, yâr elinden düşürülmüş şimdi suda.
Ve sular;
şimşir kelâmı dilinde destan okur-okur akar. Ve bihaber Yıldırımda, bir evcikte -akan sudan, uçan kuştan- yeşil dut yaprağında ak bir ipek böceği, kozasını dokur-dokur uyur. Uyanır veda etmiş gibi artık uykuya, konuşan bir dil olur çiler uzakta; bülbül sesi yağmur gibi
Bülbülada’sında. Kanadı gümüşlü kuşlar geçer iki şâk bölüp mehtabı;
Kıyıktan uçurulmuş. Salınır bahçeler içre kızlar ki: Nazardan kaçırılmış. Ağzında kan kırmızı bir caneriği, mehtapla beraber düşmüş gibi arza; kızlar ki güzel,
dört başı mâmur ve murassa. Sevdaya tutulmak bile mümkün
yeni baştan söylemek kolay olsa eski türkümü: “Edirne köprüsü taştan Sen çıkardın beni baştan.”
M. Niyazi Akıncıoğlu (1945)