Huzur Güreşi (Edirne Vali Yardımcısı – Abdullah ASLANER)

Yağlı Güreş

HUZUR GÜREŞİ
Selimiye’de yatsı namazı bitmiş, Türkiye’nin dört bir yanından gelen cemaat dağılmaya başlamıştı. Yerinden kalkmadan çeyrek daire çizip sırtını minberin işlemeli mermer duvarına dayadı. Görevini yapmanın huzuru içerisinde bu muhteşem eseri kâh seyrederek, kâh inceleyerek ayrılanlara baktı. Günün bitmeye yakın bu saatinde bile sabahın aydınlığı ve dinçliği vardı yüzünde. “Kırkpınar başladı, yine bütün Türkiye Edirne’ye geldi. Gündüz çayırda, gece sokakta, çarşıda, camide… Gencinden yaşlısına, şehirlisinden köylüsüne, ülkemin her yerinden gelenlerin oluşturduğu bu tablo ne güzel” diye geçirdi içinden.

Bir müddet sonra yüzündeki o parıltı, yerini burukluğa bıraktı. “Ne yazık ki bu güzellik bu gece sona erecek, son defa yaşayacağım bunu”  diye söylendi kendi kendine. Yarın Kırkpınar güreşleri sona erecek, Edirne yine ıssız, yine sessiz, yine yetim kalacaktı. “Seneye Allah Kerim, kim öle kim kala” dedi. Sonra daldı gitti…
 
Dalgınlığı geçtiğinde camii tamamen boşalmıştı. “Ammada dalmışım ha, artık iyice yaşlanmışım”  dedi kendi kendine. Gözleriyle etrafı son defa süzüp, zar zor kalktı ayağa. Çantasını alıp yürüdü cümle kapısına. Kapıdan çıkmak üzereydi ki sağdaki son cemaat mahallinde birinin olduğunu fark etti. Bir çocuk, başını dizlerinin arasına gömmüş, iki elini de üzerine kapatmış öylece duruyordu. Uzun bir müddet seyretti çocuğu. Hiçbir ses, hiç bir hareket yoktu. Seslenip ürkütmeye, dokunup titretmeye kıyamadı, ama merakını da yenemedi. Yaklaştı, üzerine eğildi, usulca ve korkarak “Allah kabul etsin civanım” diye seslendi. Çocuk, yavaş hareketlerle önce ellerini başının üzerinden çekti; sonra, bacaklarının arasına gömdüğü başını kaldırdı ve sesin geldiği tarafa çevirdi. Sesin sahibini görünce çevik bir hareketle dizlerinin üzerinde toparlandı, hürmetle adamın elini öptü. Biraz önce korku ile endişe arası duygular taşıyan adamın yüzü gevşedi, gözleri güldü.
 
— Berhudar olasın evladım, el öpenlerin çok olsun.
— Allah razı olsun hacı emmi.
— Hayırdır civanım, bu güzel günde, bu kutlu mekânda bu ne hal?
— Yok… Yok, bişey hacı emmi. Namazdan sonra dalmışım işte…
— Daldığın doğru, doğru da, bu öyle boş bir dalış değil. Bu dalışın bir sebebi var evlat, hem de çok önemli bir sebebi…
 
Çocuk bir şey demedi. Daha doğrusu diyemedi. Sadece önüne baktı. Bir müddet ikisi de bir şey söylemedi. Adam çocuğa yaklaştı, yanına oturdu, gözlerini gözlerine dikip sordu:
 
— Pehlivan mısın?
— Evet, hacı emmi.
— Adın ne?
— Durdu.
— Benimki de Hamza. Ailenin son çocuğu musun?
— Evet. Ama… Siz nereden bildiniz?
— Bilirim Durdu, bilirim. Çünkü bütün Durdu’ların, Durmuş’ların, Dursun’ların hikâyesi aynıdır.
— Hikâye mi? Benim adımın hikâyesi mi var?
— Var yaa.
— Hiç duymamıştım. Nasıl bir hikâye bu?
— Evlenen insanlar evliliklerinin mürüvvetini görmek isterler. Yani, çoluk çocuk sahibi olmak, onları büyütüp iş güç sahibi yapmak isterler. Yaradan da onlara kızlar, kızanlar verir. Bazılarına o kadar çok verir ki karı ile koca Allah’a yönelir ve “Gurban olduğum Mevlam, biz istedik sen verdin, bir istedik beş verdin. Kız istedik koç verdin, kır istedik boz verdin. Şükür verdiklerine. Biliriz rızık sendendir amma, artık verdiklerine bakamayız diye korkarız” diye dua ederler. Son çocukları kız ise Yeter, kızan ise Dursun, Durmuş ya da senin adın gibi Durdu koyarlar. Bu “artık çocuk istemiyoruz” manasına bir duadır aslında.
 
— Annemle babamın duası kabul olmuş demek ki.  Senin adının da bir hikâyesi var mı Hamza dede?
— Var tabii. Benim adım Peygamber efendimizin amcası Hazreti Hamza’dan gelir. Babam, benim pehlivan olmamı istemiş o yüzden de adımı Hamza koymuş.
— Pehlivan… Hamza?
—    Hazreti Hamza pehlivanların pîridir de ondan.
—    Pîr ne demek Hamza dede?
— Güreş, insanoğlunun var olduğu günden beri vardır Durdu, ancak dinimizin emirlerine uygun ilk güreşi Hazreti Hamza yapmıştır. Bu nedenle güreşi onun başlattığı kabul edilir. Pîr, bir sanatın, zanaatın kurucusu, başlatanı demektir. Güreşi onun başlattığı kabul edildiğinden Hazreti Hamza pehlivanların pîridir.
— O yüzden mi cazgırlar salâvat getirirken “yâ Muhammed yâ Ali, pehlivanların pîri Hazreti Hamza veli” derler.
— He yaa. Ondan öyle derler.
 
Bu sırada caminin iç ışıkları birer birer sönmeye başladı. Hamza dede söze girdi:
 
— Bak Durdu, hoca efendi camiyi kapatmak için bizi bekliyor. Çıkalım, kendimize uygun bir mekân bulalım. Arkamıza yaslanıp çaylarımızı yudumlarken, bir yandan da senin derdini konuşalım; olmaz mı?
— Sizce münasip ise bana da münasiptir Hamza dede.
 
Caminin cümle kapısından çıkıp Arastanın içinden geçerek Selimiye Meydanına çıktılar. Etraftaki çay bahçeleri hınca hınç doluydu. Hamza dede “daha sakin bir yer olmalı” diye geçirdi içinden. Eskicamii ile Bedestenin arasından geçip Tahmis meydanına çıktılar. Meydanın alt başında bulunan çay ocağının taburelerinden iki tane kapıp bir ağacın dibine oturdular. Hemen iki çay söylediler. Çaylar geldikten sonra Hamza dede çayından bir yudum aldı, Durdu’ya döndü ve sordu:
 
—Şimdi anlat bakalım kimsin, nesin, neyin derdini çekmektesin?
 
Durdu derin bir nefes altıktan sonra başını öne eğdi, gözlerini yerdeki Arnavut Taşı’ndan yapılmış taş döşemelere dikti ve söze başladı.
 
—Yozgatlıyım. Kadışehri’nin Elmalı Köyünden. Tozkoparan boyunda pehlivanım. Kendi boyumda Yozgat ve civarındaki her güreşte birinci oldum. Üç gün önce Er Meydanı Kırkpınar’da güreşmek için Edirne’ye geldim. Cuma günü ve bugün rakiplerimin hepsini yendim. Yarın birincilik için çayıra çıkacağım.
 
Sözlerini bitiren Durdu sustu. Kısa bir sessizlik oldu. Sessizliği çayından bir yudum daha alan Hamza dede bozdu.
 
—Bitti mi?
—Evet, bitti. Hepsi bu kadar.
—Bu kadar mı? Peki, seni düşündüren o derdin? Derdini söylemedin daha.
 
Durdu uzunca bir süre bir şey diyemedi. Sonra gözlerini öne eğip, parmaklarıyla oynayarak yarı duyulur, yarı duyulmaz bir sesle ve adeta sarsılarak “korkuyorum” diyebildi. Yaşlı adam irkilerek oturduğu yerde doğruldu. Bir pehlivana baktı, bir sözlerine. Bu cevaba hiçbir mana veremedi. Gencecik, gürbüz, terbiyeli bu çocuk neden ve nasıl korkardı. Kuru ve titrek bir sesle sordu:
 
—    Korkuyor musun?
—    Evet korkuyorum.
—    Neden korkuyorsun?
— Yenilmekten.
— Yenilmekten mi? Ne yenilmesiymiş bu?
— Yarın yapacağım güreşte alacağım yenilgi… Buraya büyük umutlara geldim Hamza dede. Birinci olacağıma hem ustam çok inandı, hem de beni inandırdı. Bugüne kadar hiç yenilmedim. Bu yüzden yenilmekten korkuyorum. Eğer yarın yenilirsem…
— Evet… Ne olur yenilirsen?
— Yenilirsem…  Memlekete dönemem Hamza dede.
— Hiç olur mu öyle şey Durdu, burası Er Meydanı değil mi? Burada yenmekte var, yenilmekte. Bu meydanda yenmekte şereftir, yenilmekte.
—    Biliyorum ama…
— Ama ne? Madem biliyorsun mesele bitmiştir. Sonra yenileceğini de nereden çıkarıyorsun, sen müneccim misin?
—    O söyledi.
—    O kim?
—    Bugün yendiğim pehlivanın ustası.
—    Ne dedi?
— “İyi güreştin evlat, çırağımı da yendin. Tebrik ederim. Duyduğuma göre Yozgatlıymışsın. Üzülmeni istemem ama yarın yenileceksin. Çünkü yarınki rakibinin göbeği Deliormanlı Adalıya dayanır. Bu âlemde Deliormanlı, Antalyalı, Samsunlu, Karamürselli olmayan; göbeği Adalıya, Kurtdereliye, Kel Aliçoya dayanmayan pehlivan Kırkpınar Er Meydanda birinci olamaz” dedi.
—  Peki, senin ustan ne dedi?
— “Usta doğru söylüyor. Sen ne Deliormanlı, ne Antalyalı, ne Samsunlu, ne de Karamürsellisin.  Göbeğim de ne Adalıya dayanır ne Kurtdereliye ne de Kel Aliçoya” dedi.
— Senin ustan da hiçbir şey bilmiyormuş be Durdu!
— Niye ki Hamza dede?
— Niye olacak Yozgat’ı ve Yozgatlıları tanımıyor da ondan! Sana bir sual soracağım Durdu, Yozgat için ne derler?
— “Yiğidin harman olduğu yer” derler.
— Peki, bu söz doğru mudur?
— Ona ne şüphe Hamza dede!
—    Öyleyse ne diye karşıma geçip “korkuyorum” diyorsun!
 
Hamza dede Durdu’ya söylediği son sözünden sonra çaycıya “çayları tazele”  diye seslendi. Çaylar geldikten sonra şekeri attı… Karıştırdı… Çayından bir yudum aldı… Tekrar arkasına yaslandı ve başladı tane tane anlatmaya.
 
— Bak Durdu, o yendiğin pehlivanın ustasının dedikleri doğru. Deliorman, Antalya, Samsun ve Karamürsel pehlivanlar diyarıdır. Adalı Halil, Kurtdereli Mehmet ve Kel Aliço da pehlivanların hasıdır. Deliorman, Rumelide bir bölgenin adıdır. Yağlı Güreşin Piri Sarı Saltuk tekkesini bu bölgede kurmuş, orasını pehlivan diyarı yapmıştır. Adalı da, Koca Yusuf da bu tekkede yetişmiştir. Deliorman Balkan Harbinde kaybedilince o kaynak kurumuş, ama Antalya’da, Samsun’da, Balıkesir’de, Muğla’da, Karamürsel’de; velhasıl Anadolu’nun her yerinde yeni kaynaklar fışkırmıştır.
— Madem söylenenler doğru, ne demeye kendini yoruyorsun Hamza dede?
— Eksikleri tamamlamak için Durdu, eksikleri!
— Eksik olan ne Hamza dede?
— Yozgat ve Yozgatlılar!
 
Hamza dede heyecanlanmış, adeta kendinden geçmişti. Etrafında olanların meraklı bakışlarına aldırmadan devam etti.
 
— “Yiğidin harman olduğu yer” boşa söylenmiş değildir Durdu! Yozgat çok yiğit yetiştirmiştir çok. Kimden başlayayım, hangisini söyleyeyim bilemiyorum. Bu sabah çayıra çıkan Ramazan Yarar’ı mı istersin, dünün dünya birincisi Ercan Yıldız’ı mı? 1948’de Londra Olimpiyatlarında İstiklâl Marşını dünyaya ezberleten Nasuh Akar’ı mı anlatayım sana, Celal Atik’i mi! Yoksa Hasbekli Mahmut Pehlivan’ı mı yâd edeyim? Hadi bunları duymadılar ya da bilmiyorlar diyelim, yarın çıkacağın çayırda senelerce başpehlivanlık yapmış Saray Pehlivanı Kel Hasan’ı da mı bilmez bunlar!
—    Kırkpınar’da Yozgatlı başpehlivan da mı çıkmış?
— Hem de ne pehlivan! Üstelik bir defa da değil,  yıllarca! II. Mahmut’un Saray Pehlivanı olan Kel Hasan rivayete göre tam 15 yıl Kırkpınar’da başpehlivan olmuştur.
—    Saray Pehlivanı mı, o ne demek Hamza dede?
— Güreş bizim ata sporumuzdur Durdu. Yedisinden yetmişine her Türk güreşi sever ve güreş yapar. Buna, Hanlar, Hakanlar ve Sultanlar da dâhildir. Osmanlı Padişahları sarayda pehlivan barındırır onlara hamilik yaparlardı. İşte bu pehlivanlara Saray Pehlivanı denirdi. Padişahımız II. Mahmut’un saraya aldığı pehlivanlardan biri de Yozgatlı Kel Hasan’dı. İşte bu Hasan, sarayda yüzlerce Huzur Güreşi yapmış, padişahın övgüsüne mazhar olmuştur. II. Mahmut, Hasan’ı o kadar beğenmiş, o kadar benimsemiş ki, kendisi gibi güreşi seven, hatta kıspet giyip güreş tutan oğlu şehzade Abdülaziz’e hoca yapmıştır!
— Huzur Güreşi nedir?
—    Padişah efendimizin huzurunda yapılan güreşlere Huzur Güreşi denirmiş.
— İlk defa duyuyorum bunları, ne güzel şeyler bunlar Hamza dede, ağzına sağlık. Peki, siz bunları nereden biliyorsunuz?
— Dedim ya, babam benim pehlivan olmamı istemiş. Adımı da Hamza koymuş. Ben beş yaşıma gelince beni, Yozgat’ın en büyük ustasına çırak vermiş. Ustam, bildiği her şeyi bana öğretti. Ben de iyi bir pehlivan oldum. Kırk yıl önce Kırkpınar’a hazırlanırken kolum kırıldı. Kırılan kolum bir türlü düzen tutmadı. Sonunda güreşi bırakmak zorunda kaldım. Kırkpınar’a, pehlivan olarak gelmek nasip olmadı ama seyirci olarak kırk yıldır gelirim. Bunları da bana Allah rahmet etsin ustam anlatmıştı.
 
Durdu, anlatılanlardan büyülenmiş gibiydi. Öyle mutlu oldu, kendine öyle bir güven geldi ki, sohbetin başında söylediği “korkuyorum” sözünden utandı. Hamza dede Durdu’ya döndü ve son sözlerini söyleyerek veda etti.
 
— Vakit geç oldu Durdu. Ayrılık zamanı geldi. Sen şimdi oteline git, yat ve dinlen. Yarın ben de orada, Er Meydanında olacağım. Gözüm üzerinde, dualarım seninledir. Göreceksin yarın güzel ve hatırdan silinmez bir gün olacak!
 
Durdu, Hamza dedeye teşekkür etti, helallik diledi. Duasını alıp, izin istedi. Hamza dedenin “izin senindir” sözü üzerine yerinden kalkıp elini öptü ve Kervansaray Otelinin yolu tuttu.
 
Otelde, pijamalarını giydi, elini, yüzünü ve ayaklarını yıkadı. Pencereyi, perdeyi ve ışığı kapatıp yatağa girdi. Uzun bir gün olmuştu. Yarın ise çetin bir gün olacaktı. Üç İhlâs bir Fatiha okudu, duasını etti. Başını yastığa koyduğu gibi derin bir uykuya daldı.
 
Uykusunun en derin yerinde bir rüya gördü. Rüyasında, tam Er Meydanının çayırına çıkacakken “Allah derman versin yiğidim” diye bir ses duydu. İrkildi. Sesin geldiği tarafa döndü. Nur yüzlü, babacan ve babayiğit bir adam, heybetli bir duruşla dikiliyordu arkasında. Korku ve şaşkınlık dolu bir ifadeyle “Allah razı olsun” dedi. “Kimsiniz” diye sormaya niyetlendi ama adamın cesametinden öyle etkilenmişti ki sormaya cesaret edemedi. Durdu sormadan O devam etti. “Ben Hasan, pehlivan Kel Hasan! Duydum ki yenilmekten korkuyormuşsun. Beni ve arkamdan gelenleri tanımıyor, memleketinden pehlivan çıkmaz sanıyormuşsun. Bak, işte ben karşındayım! Cihan padişahı Sultan Mahmut Han’ın pehlivanı, şehzade Abdülaziz Han’ın hocası Kel Hasan! Sen ki benim kanımı taşıyor, benim soyumdan geliyorsun. Soysa soy, boysa boy, hepsi sen de! Ne diye korkuyorsun be yiğidim! Haydi, çık çayıra, vur kündeyi, yen rakibini, ak et yüzümü! Haydi, haydi git! Allah derman versin!”
Uyandığında sabah ezanı okunuyordu. Üçşerefelinin minarelerden yükselen ezan sesi tüm semayı inletiyordu. Terden sırılsıklam olmuştu. Yattığı yerden doğruldu, yatağın üzerine oturdu. Rüyası gözünün önüne geldi. Onu bir daha yaşadı. Kalktı, lavaboya gidip abdest aldı. Üstünü giydi ve caminin yolunu tuttu.
 
Bu sabah Darül Hadis camiine gidecekti. Bu camide 1001 Hatim geleneği dört yüz yıldır devam ediyordu. Bu yüzden sabah namazında bile caminin cemaati kalabalık oluyordu. Namazını huşu içerisinde kıldı. Namazdan sonra caminin imamı Mahmut Hoca ile musafaha yaptı, helalleşti, duasını aldı. Dönüş yolunda Tatarhani Mezarlığı ile Koyun Baba ve Hasan Sazaî Hazretlerinin türbelerine uğradı. Okudu, dua etti. Alipaşa Çarşısının Ortakapısından geçip Saraçlar caddesine çıktı. Buradaki meşhur Zağralı lokantasında çorbasını içip kaldığı otele döndü.
 
Otelde üstünü değiştirdi, eşyalarını topladı, çantasını hazırladı. Kıspetine son kez baktı. Öptü ve katlayıp zembile yerleştirdi. Bir elinde zembili, bir elinde çantası aşağıya inip Yozgat’tan tuttukları minibüsün yanına gitti. Tüm pehlivanlar gelince şoför hareket etti, bir çırpıda Sarayiçi’ne ulaştı.
 
Durdu, zembili elinde Pehlivanlar Kapısı’ndan daldı Er Meydanına. Soyunma odasında kıspetini giydi, paçasını bağladı. Yağlandı ve çayıra çıktı. Çayıra çıktığında davullar gümbür gümbür vuruyor, zurnalar biteviye çalıyor, cazgırlar ardı arkasına pehlivanları ünlüyordu. Onun aklında Hamza dedenin anlattıkları, gözünde rüyasında gördükleri vardı. Bunlardan başka ne bir şey görüyor, ne de bir şey duyuyordu.
 
Kuşluk vakti cazgır Durdu ile rakibinin adını ünledi:
 
“Tozkoparan boyunda birincilik güreşiii!  Yenen olacak birinci, yenilense ikinciii!  Biri, yiğidin harman olduğu yerden, Kel Hasan’ın torunu! Diğeri Deliormandan, Adalının gözünün nuru! Allah Allaaah İllallah, Muhammedün Resûlullah!  Yiğit pehlivanlara, hep birlikte, alkışlarla diyelim maşallah! Allah derman versin!”
 
Durdu ile rakibi çayırın ortasında hakemin önünde kol bağladı. Cazgır salâvat getirirken Durdu, Hamza dedenin anlattıkları ile rüyasında gördüklerini bir daha hatırladı. Salâvatın bitimiyle peşrev çekildi, ardından güreşe geçildi. Rakibi çetindi. El ense çekiyor, tırpan atıyor, ama bir türlü istediği oyunu yapamıyordu. Daha doğrusu Durdu yaptırmıyordu. Hamza dedenin anlattıkları ile rüyasında gördükleri ona öyle bir kuvvet veriyordu ki sanki güreşmiyor da idman yapıyordu.
 
Durdu, rakibinin yorulduğunu sezdiği an kendi kendine “işte o an”  dedi ve rakibinin üzerine çöküp yere indirdi. Ardından ters paça iç kazık oyunu ile rakibinin göbeğine güneşi gösterdi. Elini dizine vurup kolunu kaldırarak galibiyetini ilan etti. Yerde sırtüstü yatan rakibini kaldırdı. Öptü, sırtını sıvazladı. Hakem,  kolunu kaldırıp galibiyetini resmileştirdi.
 
Eğildi çayırı öptü. Kalkıp, seyirciyi selamladı. Çayırın kıyısına, ustasına baktı. Gözleri doldu, göz kapakları taşıyamaz oldu, yağmur gibi boşaldı. Bir yandan ağlıyor, bir yandan da ustasına doğru gidiyordu. Çayırın kıyısına yaklaştıkça ustasını göremez oldu. O gitti yerine başka biri geldi. Önce, puslu bir aynadaki insan simasını andıran bu yüz, yaklaştıkça belirginleşti. Yüzün sahibi o büyük ustaydı, Yozgatlı Kel Hasan! Çayırın kıyısında, rüyasında karşılaştıkları yerde, kollarını açmış onu bekliyordu. Durdu’nun adımları hızlandı, koşmaya başladı. Sevinçle ve uçarcasına kendini onun kollarına attı.
Abdullah ASLANER
Edirne Vali Yardımcısı
[adsenseyu2]