Edirne Kızlar Okulu Müdürü olan Angele Gueron'un Muhasara Günlüğü

Muhasara Öncesi Edirne'yi Terk.

BİR OKUL MÜDÜRÜNÜN KALEMİNDEN BALKAN SAVAŞI’NDA EDİRNE
Muhasara Günlüğü
Balkan Savaşı’nda Karaağaç’taki Edirne Kızlar Okulu Müdürü olan Angele Gueron, 30 Ekim 1912 ile 27 Mart 1913 tarihleri arasında tuttuğu günlükte, aylarca kuşatma altında tutulan kentte yaşanan acıları, sivil hayatın zorluklarını anlatıyor.
Angele Gueron, seferberliğin ilanından sonra Edirne’den İstanbul’a hareket eden son trenle sevdiklerini yolcu etmiş. Aynı trenle, okulda öğrenime son verildiğini bildiren 24 Ekim tarihli mektubunu da yollamış İstanbul’daki üstlerine… Gueron, 30 Ekim 1912 tarihinden itibaren de günlük tut­maya başlamış:
Şimdi boş vaktim olacak, böylelikle vatani borcumu yerine getirme fırsatım olacaktır. Dış dünya ile her türlü irtibatımız kesildi. Bugünden itibaren ceryan edecek olayları içerecek bir günlük yazmak niyetindeyim. Bu günlüğün elinize geçeceği şüpheli…
Şehri terk sah­nesi 27 Ekim pazar günü son trenin İstanbul’a hareket etmesiyle son bul­du. Son trene, düne kadar sapasağlam olan genç gazilerin ve muhacirlerin binmeleri en acıklı sahnelerden biri olmuştur. Demiryolu telgraf hattı artık çalışmıyor…. Karaağaçtaki bütün aileler İstanbul’a göç ettiler. Ben bura­da kalan tek kadınım. Dışarı çıkmaya korkuyorum.
Yukarıda kısa alıntılar yaptığımız günlüğün ilk sayfası bu satırlarla bitiyor.
Angele Gueron’un, 27 Mart 1913’e kadar tuttuğu günlüğün her sayfasında, açlık, yoksulluk, savaşın getirdiği korku ve acı var. Balkan Savaşı öncesinde Edirne’de yaşayan 17 bin Yahudi’den birisi olan Angele Gueron, aynı zamanda Edirne aşığı bir yurtsever. Fırsatı olduğu halde şehri terketmeyen Gueron, kuşatma boyunca yoksul ve çaresizlerin yanın­da yer almış, düşmana karşı direnen askerlere destek vermiş…

Otuz saattir şiddetli top atışı altındayız.8 Kasım 1912
Haber, telgraf, gazete gelmedi9 Kasım 1912
Bayan Roza Avigdor ile maşterek, Musevi evlerinden yaralı ve hasta  askerlerimize
verilmeküzere, bir reçel toplama kampanyası açtık. Soruç  ümidimizin üstünde oldu. Kırk okka reçel, bir top patiska bezi ve kırk Fransız frangı topladık. Kırk frank tütün satın aldık. Bütün bu bağışı bir mektupla birlikte Vali Hazretlerine takdim ettik
.” 10 Kasım 1912
Sultaniye mektebinde açılan hastahanenin müdürü Hüseyin Bey resmen, hastahenede bir dikiş atölyesi açmamı rica etti. Derhal cevap verdim. Faaliyete geçen atölyede çamaşır dikilmekte, pansuman içil gerekli malzeme hazırlanmaktadır13 Kasım 1912
Angele Gueron’un günlüğünden savaş sırasında Yahudi cemaati arasında çekişmeler yaşandığı da anlaşılıyor:
Resmi makamlar, Sultaniye’de açtığımız dikiş atölyesi için samimi takdirlerini ifade ettikleri halde  cemaatimizde beni çekemeyenler  bu teşebbüsü gözden düşürmek için her türlü gayreti göstermeke. Mektebimizin, İdare heyeti azası  Bay İzak Barizak tatlı bir ifade ile benden Sultaniye’de açtığım atöyeyi kapatmamı rica ediyor. Bunun, Hahambaşılık tarafından alınan karar icabı olduğunu da ilave ediyor.” 20 Kasım 1912
Kuşatma sırasında Yahudi cemaati arasında farklı tavır sergileyenler oluyor. Ancak, Angele Gueron savaşın vurduğu Edirne’nin ve yoksul halkın yanında yer alıyor. Dikiş atöl­yesini de kapatmıyor.
Aııgele Gueron’un günlüğü­nün her satırında savaşın sivil halk üzerinde yarattığı korkuyu, çaresizliği goruyoruz:
Vaziyet günden güne daha tehlikeli oluyor. Düşman, toplarım mevzilerimizin yanma yerleştirmeye muvaffak oldu. Şehri durmadan topa tutuyor. Hedef, tabyaların cephane­likleri ve tek muhabere merkezinin bulunduğu Selimiye Camii. Dün, Kıyık semtine düşen bir bomba bazı evleri yıktığı gibi yer yer yangın çıktı. 17 yaşında bir müslüman kıza isabet eden bomba onu paramparça yaptı… ” 22 Kasım 1912
Artık, havan mermisi (obüs)ile şarapneli daha yaklaşmadan ayırt ediyoruz… Ölüm bir piyangoya dönüştü. Herkes ben öleyim, yeter ki yakınlarım yaşasın diye dua ediyor. Bulgarların, sessiz sedasız, sulh içinde yaşayan masum bir halkı, çoluk çocuk ayırt etmeden öldürmeleri vahşetin delili değil mi.? 24 kasım 1912
Bombardıman sürekli devam etmektedir. Sinirlerimin zayıfladığım hissediyorum… Dün gece Selimiye yakınına bir bomba düştü. Akıbeti­miz ne olacak? Tek ümidimiz kurtarı­cı Şark ordusunun ulaşması… Zavallı yurdumuz! Ne hale geldi ve gelece­ğiz. Müttefikler bir yandan saldırır­ken Avrupa devletleri bir vurdum duymazlık içinde.26 Kasım 1912
Millet şaşkın ve ümitsiz, herkes konsolosların ikamet etmesi nede­niyle kısmen ateş altında tutulmayan Karaağaç a ulaşmaya çalışıyor. Çoluk çocuk, yaşlı genç, sağlamı hastası bir insan seli gibi Karaağaç istikametine akıyor. Bugüne kadar Karaağaç’ta boş olan bütün evler şehirden kaçanlar tarafından işgal edildi… Bulgarlar buraya göç edildiğini fark ettiler. Karaağaç’ı da ateş altında tutuyorlar…. Günden güne şehirde erzak azalmakta. Gazyağı, şeker, tuz ve ispirto piyasadan çekildi. Yakacak kıtlığı had safhada. Bir parça ekmeğe nail olabilmek için saatlerce fırın önlerinde beklemek lazım...” 2 Aralık 1912
Gerçekliğin ispatı: Ertürün anıları
Angele Gueron’un günlüğünden anlaşılıyor ki; bir yandan bombardı­man bir yandan yokluk ve soğuk, halkı iyice ümitsizliğe sürüklemektedir. 4 Aralik’ta “Bugün resmen ateşkes ilan edildi” diye günlüğüne not düşen Gueron, kuşatmanın sona ereceğine yönelik ümitlerin giderek nasıl boş çıktığım anlatıyor. Angele Gueron’un günlüğünde yazılanlar, Hafız Rakım Ertür’ün Balkan Savaşı anılarıyla örtüşüyor. Örneğin, Rakım Ertür, ateşkesin ilanından sonra 22 Aralık’ta düştüğü notta, “Bulgar trenleri askerin gözü önünde akşam sabah geçerek kendi askerlerine yiyecek taşıyor. Henüz teslim alınmamış kaleden düşma­nın böyle yiyecek geçirmesi bilmem ki nasıl siyaset?” diye yazmakta.
Angele Gueron ise günlüğünün 19 Aralık 1912 tarihli sayfasına şunları yazmak­tadır:
Biz zaferimizden şüphe etmeye başladık. Mütareke ile başlayan tren seferleri, bizler yerine düşmana yük taşıyor. Trenler, düşmana erzak ve cephane vagonları ile önümüzden ge­çiyor… Ahali boynu bükük ve sinirli…
Angele Gueron’m satırlarından kuşatma altındaki şehirde yiyecek sıkıntısının oduğunu, özellikle yoksul kesimin açlık ve hastalıktan kırıldığını anlıyoruz:
Yiyecek bakımından öğretmen­lerimin hali perişan. Bir haftadır yal­nız haşlanmış mısır tanesi yiyiyorlar. Açlıktan bir öğretmenim bayıldı. Bu feci durumdan cesaret alarak, un fabrikası ortaklarından Fındıklayan’ın dul hanımına 8 çuval un vermesi rica­sında bulundum21 Ocak 1913
Rakım Ertür ise anılarında Fındıklayan’ların savaş sırasında tahıl ticareti yaparak “etekler dolusu para” kazandığını yazar. Her iki günlükteki bu örtüşmeler kuşatmanın Edirne halkını vurduğunu çarpıcı şekilde or­taya çıkartıyor.
Yokluğun, pahalılığın, karaborsanın kuşatma günlerinde askerin ve halkın moralini bozan, di­renişi kıran en önemli etkenler oldu­ğu görülmektedir. Kentin zenginleri karaborsada satılan astronomik fiyatlı yiyecekleri alabiliyorken, yoksul ke­sim yiyecek de yakacak da bulama­maktadır. Fırınların önünde izdiham yaşanırken, asker tarafından çembere alınan fırınlara yaklaşan halk, dipçiklenmeye bile razı olmaktadır. Kenti yönetenler ise bu beslenme ve iaşe sorununu, emirlerindeki aç askerlerle çözmekte zorlanır:
Çoluk çocuğun asker çemberini yarmak için yaptığı mücadeleyi tarif etmek imkansız. Muhakkak bu zaval­lılar bu manzarayı rüyalarında bile görüyorlar. Bu manzarayı yaşayan kahraman askerler de geceyi huzur içinde geçirmiyor. Nitekim, günler­den bir gün, fırın önünde bekleyen bir asker bu acıklı durumdan müte­essir olarak “Bu ekmek kavgasıdır, zavallılar ne yapsın” diyerek nöbeti terketmiş.” 4 Şubat 1913
Angele Gueron, üç gündür aralık­sız bombalandıklarım yazdığı 22 Mart tarihli notlarında, Edirne’nin işgalini de haber vermektedir: “Büyük olaylar öncesi hüküm süren bir sessizlik cere­yan ediyor. Bulgar cemaat idarecileri aldıkları bir habere göre kat’ı taaruzun 26 Mart günü olacağını söylüyorlar.
Gerçekten de 48 saat süren taarruzun ardından 26 Mart’ta şehir düşer. Angele Gueron, günlüğünün son sayfalannda “İçimiz kan ağlarken dışardan bando mızıka ve marş sesleri geliyor. Sarhoş askerler hora tepiyor” diye yazar. Türk askerleri için ise üzgündür: “Türk askeri, neticenin ne olacağını bildikleri halde ahudane bir şekilde şehri müdafaa ettiler. Vatan için kanlarım döktüler, şehit düştüler. Esir olmaktansa ölümü tercih ettiler. Yazık ki bu kadar fedakarlığa rağmen bu güzel beldenin düşman eline geçmesine mani olmadılar.”
Günlüğünü, Bulgarların eline geçmesin diye deniz yo­luyla İstanbul’a ulaştıran Angele Gueron’m son satırlarında yazdığı ve hiçbir zaman cevap alamadığı sorusu ise onun gelecekten beklentisini yansıtmaktadır:
Bizler Osmanlı ile olan tarihi bağlarımızı koparmayacak ve onun saf ve temiz, müşfik bir millet olduğunu hatırımızdan çıkar­mayacağız. Ne zaman onların idaresi altına tekrar kavuşacağız. ?

Kaynak: Edirne Dergisi Sayı 27 İlkbahar 2009 (Oral ONUR – Zeynep IŞILDAK)
Dijital Aktarım: www.edirnetarihi.com
 
Derginin Tamamı: