Genel Savaşlar

M. Maschkov’un raporu TRAKYA’DA BULGAR MEZALİMİ-1913 F.Bülent Kocamemi

Millî Savunma Komitesi- İstanbul 1913
Novoye Vremya Gazetesi Muhabiri M. Maschkov’un raporu;
Avrupa’nın en büyük gazetelerinin ve telgraf ajansını temsil eden on kadar muhabirle birlikte Edirne ve civarını ziyaret etme imkânı buldum. Osmanlı Hükûmeti’nin seyahatimiz ve araştırmamız hususunda sağladığı kolaylıkların ve bize izin vermedeki aceleciliğinin nedeni, Türkler’in aleyhine olabilecek her hangi bir şey bulamayacağımızdan, aksine, gerçeklerin yayımlanmasının onların yararına hizmet
edeceğinden emin olmalarıdır. En dikkatli ve vicdanî soruşturma göstermiştir ki, Türkler gerçekten haklıydılar. İlk dört gün boyunca, Saray adasında hayvanlar gibi toplanan, yağmur altında ağaç kabuğu ve eski ayakkabı tabanından başka yiyecek bir şey bulamadığı için açlıktan ve soğuktan ölen 15.000 esire ve yaklaşık 5.000 sivile reva
görülen mezalimden bahsetmeyeceğim. Her gün yüzlercesi ölüyordu. Öyle ki,Bulgaristan’a hareket etmeden önce on bin kadar kişi kalmışlardı. Sadece eşi emsali görülmemiş olaylar hakkında konuşacağım. Bulgar işgalinin aşırılıklarından iğrenerek bahsetme konusunda konsolosluklar erkânı, Türkler, Yunanlar, Yahudiler fikir birliği
içindeydiler. En güzel Müslüman evlerinin çoğu pencereleri, kapıları yıkılmış eşyaları alınmış durumdaydı. Paşaların evleri bile yağma edilmişti. Meselâ IV kolordu kumandanı Abuk Paşa’nın evi. Başta Selimiye olmak üzere bütün camilerde bir tek kıymetli halı
bırakılmadı. Yalnız Türkler’in değil, Yunanlar’ın ve Yahudiler’in evleri de soyuldu. Bu sözde savaş ganimetinden trenler dolusu sofya’ya gönderildi. İşte zengin Yunanlar üzerindeki somut etkisi: Alexandre ve Ivan Thalassinos kardeşler; ellerinde tüfeklerle
askerler en iyi eşyaları, kıymetli mücevherleri, antikaları aldılar. Bu askerler kız kardeşlerinin ellerinden yüzüklerini ve bileziklerini sökerek aldılar. Avramidi isimli bir tacirin evine, her zamanki gibi silâh araması yapma bahanesiyle giren bir devriye bir bavul içindeki 70 Türk lirasına el koydular. Jandarma kumandanı Albay Zlataeff
Athanasse, Christodoulos Stavrides kardeşleri hapse attı ve onları 40 lira ödettikten sonra serbest bıraktı. Zengin Avusturyalı Yahudi Rodrigue İstanbul’a giderken evini üç Bulgar subayına emanet etti. Döndüğünde evini bomboş buldu. Tamamen boşaltılmıştı ve piyano bile Sofya’ya gönderilmişti. Aynı şekilde zengin Yahudi bankacılık Benaroya sı Holse Behmoiras’ın evini de soydular. Müslümanlar başta olmak üzere zengin mal sahiplerini ölümle tehdit ederek fiktif satışa ya da uzun vadeli gayrimenkul kesin satışına mecbur ettiler. Böyle bir olay Abdullah Hamamı Sokağı’nda oturan İbrahim Bey’in başına geldi. Polis Şefi Chopoff, bir Rus vatandaşı aracılığıyla hırsızlık malı üç balya güzel halıyı Sofya’ya gönderdi. Her sabah yara bere içinde birçok Türk cesedi bulunuyordu. Yetkililer böyle bagatelle ler için kıllarını kıpırdatmıyorlardı. En çok galeyana getiren ve bilinen cinayetlerden biri, Bulgar işgalinin ilk gününde bir Bulgar
askerinin sokak ortasında kuşatmanın sebep olduğu mahrumiyet ve yorgunluk nedeniyle bitkin düşmüş, yürüyemeyecek hâle gelmiş yaşlı bir Türk subay esiri dipçik darbeleriyle yürümeye zorlaması neticesinde öldürmesidir. Salomon Behmorias adında bırakması için yalvardı. Bu müdahaleye delirmiş gibi sinirlenen Bulgar askeri her ikisini de süngüleyerek öldürdü.
Aynı gün sekiz asker saatçi üç kardeşi soyarak 500 kol saati çaldılar. Aralarından Hafız Ahmet’i süngüyle öldükten sonra bile delik deşik etmeyi sürdürdüler. Diğer iki kardeş kaçarak kurtuldu. İşgalin üçüncü gününde yirmi kadar asker soyduktan sonra Miri
Miran camiinde 13 Türk’ü hunharca öldürdü. Bunlardan üçün molla, biri de Hafız Yusuf isimli müezzindi. Kan izlerini şahsen gördüm ve meslektaşlarım fotoğraflarını çekti.Mısır Kızılay’ı hastanesinde yatan on Türk askerinin anlattıkları daha da galeyana
getiriyor. Bulgarlar Edirne’yi boşaltırken konvoy halinde 200 Türk’ü Mustafapaşa’ya sevk ettiler. Yürümeğe takati olmayan bütün hasta ve yaralılar yolda öldürüldü. Sonra konvoy üçe ayrıldı. Birinci grupta bu on asker dahil 60 kişi vardı. Bir an geldi, Bulgarlar
istedikleri yere gidebileceklerini söylediler. Zavallılar birkaç adım atmışlardı ki, Bulgar askerleri subaylarından aldıkları emirle ateş açtı. Ölü taklidi yapan ağır yaralı bu on asker hariç hepsi öldü. Onlar dört gün boyunca aç susuz ormanda saklandılar. Aralarında
Kamberoğlu Kamber, Hasanoğlu Ali, Eminoğlu Emin, Kırklareli birinci ve ikinci redif taburundandı. Hasanoğlu Hüseyin Edirne öncü alayından, Mehmetoğlu Hasan 28. Piyade alayındandı. Hemen hepsi kangren olmuştu. İkisi zaten ölmüştü. Diğer iki grubun akıbeti
bilinmiyor ama Yunan Metropoliti’nin anlattığına göre jandarmaların refakat ettiği ve kötü muamele gören yunanları bulmak üzere gönderilen iki rahip, Meriç sahillerinde kurşunla ve süngüyle delik deşik edilip nehre atılmış onlarca esir cesedi bulmuşlar.
Kumarlı Köyü okulunun öğretmeni Hafız Efendi’nin resmen bildirdiğine göre Bulgarlar çekilirken silâh araması bahanesiyle elli Müslüman’ı camide topladılar ve katlettiler. Amur köyünde Bulgar askerleri, en büyüğü 12 yaşında olan on Müslüman kızını kaçırdılar; başlarına ne geldiği bilinmiyor. Hafız Efendi aynı zamanda birçok Müslüman kadınının Rum kadınlar tarafından kurtarıldığını memnuniyetle gördü.
Bu katliam haberlerini bitirirken eşi emsali duyulmamış bir vahşetten daha bahsedeceğim. Türklerin 7 Temmuz’da yaklaşmakta olduklarına daişr ilk haberler geldiğinde Bulgarlar Karaağaç garındaki gıda ambarını ateşe verdiler. Birkaç aç Rum birkaç un çuvalını kurtardılar. Ertesi gün geri dönen Bulgarlar bu bedbahtlardan kırk
beşini tutukladılar ve dörder dörder birbirlerine bağladıktan sonra Meriç’e attılar ve kurtulmağa çalışanları ateş ederek katlettiler. Aralarında sadece Panteleimon adlı biri suya dalarak v e ölü taklidi yaparak kurtuldu. Cesetler birkaç gün sonra sudan çıkarıldı.
Boğulanların fotoğraflarını göndereceğim. Edirneli kadınların tahammül etmek zorunda kaldıkları şeyleri hayal bile
etmek mümkün değil. Yunan, Ermeni ve Yahudilere tecavüz ediliyordu. Doğal olarak en çok Türk kadınlarına saldırılıyordu. Ne toplumsal konumuna, ne yaşına saygı gösterilmiyordu. Tecavüz edilenler arasında çok yaşlı kadınlar olduğu gibi küçük kızlar da vardı. Kızlar arasında hâlen gebe olanlar var ve imkân bulanlar utançlarını gizlemek
için gittiler. Birçoğu delirdi. Anlaşılır nedenlerle bazıları başlarına gelen felâketten hiç bahsetmiyor. İşte birkaç örnek; Edirne Müftüsü saygıdeğer ihtiyar Ahmet Nuri,gözyaşları içinde bana şunları anlattı: Bulgarlar’ın gidişinden birkaç gün önce, şehri yakıp yıkmaları ve halkı katletmeleri tehditleri üzerine birçok kimse geceyi evlerinde geçirdi. Evinin tam karşısında Bulgaristan’da esir olan bir Türk binbaşısının karısı iki kızıyla oturuyordu. Güneş batımından bir saat sonra, evden ümitsizlik içinde yalvaran
kadın sesleri şöyle yalvarıyordu: “İstediğiniz her şeyi alabilirsiniz ama kızlarıma dokunmayın. Burada şerefimizi kurtaracak Müslüman yok mu ?” Müftü defalarca soyulan evini koruması için askerî yetkililerin görevlendirdiği Bulgar askerini yardıma gönderdi. Bir süre sonra asker geri döndü ve iğrenerek Bulgar askerlerinin kadınlara
tecavüz ettiklerini ama ellerindeki tüfeklerle onu da öldürmekle tehdit ettiklerini söyledi. Kadınların inlemeleri ve çaresizlik çığlıkları üç saat sürdü. Askerler gidince anne ve kızları baygındılar. O gece Müftü’ye sığınan herkes anlatılanların doğru olduğuna dair şahitlik edeceklerini beyan ettiler.
Bir başka örnek:
Aynı gün zengin Yahudi Salomon Benbassat’ın karısı vekızları evine giren dört Bulgar subayının elinden duvardan atlayıp komşu eve kaçarak kurtuldular. Ama birinci katta iki çocuğu almak için gelen 16 yaşında hizmetçi kıza her subay ikişer kez tecavüz etti. Kız kurtulmak için ev sahibinin güzel kızının üst katta olduğunu söyledi. Subaylar üst kata çıkınca kız arkasında kan izleri bırakarak kaçtı.
Şimdi hastanede.
Yukarıda adı geçen müftü ve din ayırmaksızın bütün şehir sâkinleri Bulgarlar’ın gelir gelmez bütün camileri önce soyup sonra kapattıklarını ve eğlence yerine dönüştürdüklerini anlatıyorlar. Bulgar askerleri halka hakaret etmek için minarelerin
şerefelerinden ezan okuma taklidi yaparak işiyorlar, Muhammed ve dinine, Sultan’a ve eski kale komutanı Şükrü Paşa’ya küfür ediyorlardı. Müftü’nün şikâyeti üzerine Bulgar komutan General Voltcheff ondan suçluları göstermesini istedi ve Müftü o sırada
minareden tabii ihtiyaçlarını karşılamakta olan Bulgar askerini pencereden gösterince zavallı askeri zararsız bir eğlenceden mahrum edemeyeceğini söyledi. Burada, General Voltcheff’in, konsoloslara, metropolite, müftüye ve onunla konuşma imkânını bulan herkese özellikle ve daima zalimce ve kabalıkla davrandığını
söylemek gerekir. Hükûmetinin ciddî görüşlerine iştirak ettiğini, Bulgaristan’ın ne Yunanlara ne de Müslümanlara ihtiyacı olmadığını ve ilk fırsatta Yunan ve Müslüman mahallelerini içindeki bütün halkıyla birlikte ortadan kaldıracağını açıkça söylüyordu.
Türk halkın Bulgar işgalinin ilk gününden itibaren muhatap olduğu zalimce muamele bunun boş bir tehdit olmadığının ispatıydı. Kıyık tabyasının topları elan şehre yöneltilmiş bekliyordu.
Ne yazık ki bizim askerî akademimizin öğrencisi olan bu Bulgar’ın stratejisini tarif etmek için burada Edirne Metropoliti ile geçen tipik görüşmeden bahsedeceğim.
25 Haziran’da Ekselansları Polycarpe, Kavala Piskoposu Athanass ve buraya muhafızlar eşliğinde getirilen ve her çeşit esirin içinde Hükûmet Konağı avlusunda bütün gün ayakta bekletilen Kavala eşrafından yirmi kişiyi evinde misafir etmesine izin verilmesini
istemek üzere yönetime başvurdu. Volçof Polycarpe’a, rahat durmadıkları ve Bulgarlar’a düşmanca davrandıkları için başta Metropolit olmak üzere Edirnede’ki bütün Yunan eşrafı idam edeceğini kabaca ifade etti.Metropol kendini savunmayı denediyse de Volçof
Türkçe bağırdı: Sus ! Ortodokslar’ın başı ayakta bekledi ve onu ve bütün Yunanlar’ı ölümle tehdit etmeğe devam eden ve sen diye hitap eden General Volçof’un azarlamaları bir saat sürdü. Tamamen sabrı taşan Metropolit isyan etti ve sen diye hitap ederek bağırdı: “İyi öyleyse kes.” “Korkma keseceğim, dedi general, ve bunun için senin iznine ihtiyacım yok”.
Generalin mantığını anlamak için, Komutanlarından en basit askerine kadar bütün Bulgarlar’ın “ Edirne binlerce Bulgar’ın kanı ve hayatı ile alındı. Dolayısıyla halkın varlıkları, hattâ hayatı bizi malımızdır. İstediğimiz her şeyi yapma hakkına sahibiz” diye
tekrar tekrar söylediklerine dikkat etmek gerekir.
Bulgarların bu tehditkâr davranışları halkı korkuya sevk ediyor ve konsolosları endişelendiriyor. Konsoloslar, heyetlerinin enerjik müdahalelerini yaptıkları Sofya’ya telgraf çektiler. Gelen bilgilere dayanarak Rus Konsolosu Yakimof ve Fransız Konsolosu Cuinet ertesi günü General Voçef’i ziyaret ettiler ve Hükûmetleri adına Bulgar
birliklerinin Rum ve Türk halka dokunmamaları hususunda uyardılar. Volçef sahip olduğu azıcık soğuk kanlılığını da kaybetti ve aniden: “Bizim tedbirlerimize hangi hakla karışıyorsunuz ? Onlar sizin tebanız mı ?” “Hayır, diye cevap verdi Monsieur Cuinet,bizim tebamız değiller. Halâ Türk tebasıdırlar”. Yakimof ise kendi hükûmetinin emrini uyguluyordu ve sessizce dinlemekten ileriye gitmiyordu. Konsoloslar, kibirli Bulgar komutanı düşünceli vaziyette bırakarak gittiler. Konsoloslar bu konuşmayı yalanlıyorlar
ama ben burada naklettiğim gibi olduğundan kesinlikle eminim.
Daima Bulgarseverliği ile dikkat çeken ve varoluş nedeni başta Bulgarlar olmak üzere Hıristiyanların korunması olan Rus Konsolosu’na, işgal süresince Bulgar yetkilileri tarafından saklamak ihtiyacı dahi duymadıkları emsalsiz bir kibirle davranıldı. Bulgar askerî personeli, aralarında geçen konuşmalarda Rusya’dan nefretle
bahsediyorlar. Çünkü Bulgaristan’ı hürriyetine kavuştururken, Bulgar halkını da hürriyetine kavuşturmayı düşünmüyor, aksine ve neyse ki Avrupa engellediği için gerçekleştiremediği yeni bir Rus eyaleti meydana getirmek niyetindeydi. Uygun ya da değil, her fırsatta Bulgarlar bizim konsolosumuza itibar etmediklerini beyan ettiler ve
Konsolosluk, Bulgar tebanın davasına otuz yılı aşkın bir süredir özveriyle hizmet etmiş bulunan Müslüman kavasların ailelerini büyük güçlüklerle kurtarabildi.
Bulgarlar bizim konsolosumuza ne kadar düşmanca ve sert davrandıysa, halk Rus konsolosuna o kadar şükran ve saygı hisleri besledi. Çünkü malları ve canları Rus müdahalesi sayesinde kurtulmuştu.
Müslümanlar, iki Rus işgali esnasında dinî duyguları hiçbir saldırıya
uğramadığını, yaşlı kadınlara anne, genç kızlara bacım diye hitap ettiklerini ve yiyeceklerini onlarla paylaştıklarını hatırlıyorlar.
Sırplar’ın bile buralarda daha iyi intiba bıraktıkları söylenebilir. Buna mukabil Bulgar subayları kapıları kırarak evlere giriyorlar, en iyi odaları, mülk sahiplerinin temin etmeleri mümkün olmasa da en iyi yemekleri istiyorlar, erkeklere ve kadınlara kötü muamele ediyorlar, halıları, giysileri, eşyaları alıp götürüyorlardı. Sırp subayları
ise kibarca evin bir köşesinde geceyi geçirmek için ricada bulunuyorlar, gürültü etmiyorlar ve giderken teşekkür ederek hizmetçilere bahşiş bırakıyorlar ve eğer bir gün Sırbistan’dan geçerlerse kendilerini ziyaret etmelerini rica ediyorlardı. Çarpıcı bir tenakuz.Bütün bunlar, Türk birliklerinin Edirne’ye girişi sırasında halkın tamamı tarafından neden kucaklandığını açıklıyor. Edirne kumandanı Şükrü Paşa’nın ve Kale kumandanı İsmail Paşa’nın ayırım yapmadan halkın tamamına birer baba gibi davrandıkları hatırlardadır. Türkler bu heyecanlı karşılamaya olağanüstü bir itidalle mukabele ettiler. Dönüşlerinden beri şehirde tam bir düzen hüküm sürüyor. Hiçbir saldırganlık yok. Kasaba ve civarında düzensiz Kürt süvarisi tarafından bazı aşırılıklar yapıldı. Ama bütün suçlular yakalandı, divan-ı harbde yargılandı ve kurşuna dizildi.
Mustafapaşa’da bir evi yakmak isteyen bir kasabalı, olay yerinde bir subay tarafından vurularak öldürüldü. Öyle ki, Türk resmî yetkilileri, Bulgarlar’ın aksine, düzenliği asla af etmeyeceklerini davranışlarıyla ispat ettiler.Bunda önce olanlara bakınca, Türk, Rum ve Yahudi halkın, Avrupalılar’ın Edirne’yi tekrar Bulgarlar’a vereceği söylentileri üzerine şehri terk etmeğe hazırlanmalarına şaşırmamalı.
Yunan metropoliti ve müftü benim aracılığımla Rus kamu oyuna hitap ederek,Bulgarlar’ın geri dönmesi durumunda, Trakya halkına rahatça yöreyi terk edebilmeleri için bir ay mühlet tanımalarını istedi. İşte benim sekiz günlük inceden inceye
soruşturmamın korkunç sonucu.
Edirne, 26 Ağustos 1913
MASCHKOW