Madam A. Guéron'un 30 Ekim 1912 – 26 Mart 1913 arasında tuttuğu günlüğün VI.Bölümü

4 Ocak
Kötü haberler gelmeğe devam ediyor, askerlere yeniden mermi dağıtılıyor, büyük bir hareketlilik gösteren askerî yetkililer hazırlıklar yapıyorlar ve çarpışmaların tekrar başlamasının çok mümkün olduğuna dair söylentiler dolaşıyor.
6 Ocak
Bugün yayımlanan bir ilave Edirneliler’i ve Edirne garnizonunu yakında gerçekleşecek olan barış şartlarının daha iyi olmasını sağlayacak olması bakımından kuşatma boyunca gösterdikleri cesaretlerinden, sadakatlerinden dolayı kutluyor. Bu sözlerin uzun zamandır aldatıcı olduklarını bildiğimiz için ne anlama geldiklerini biliyoruz. Kurtuluştan uzağız ama gene de sabrımızın sonuna geldiğimizi hissediyoruz. Çarpışmalar başladığından bu yana üç ay geçti, iki buçuk aydan fazla bir süredir kuşatma altındayız ve ateşkes ilânından itibaren bir ay geçmiş durumda. Top sustuğundan beri yalnızlığımızın sonuna geldiğimiz ümidiyle aldanmayı bıraktık. Her gün İstanbul’dan ikmal treni gelmesinin eli kulağında olduğu söyleniyor ve her gün olaylar ümidimizi yalanlıyor.
Sonunda gözlerimizle gördüğümüzden başka hiçbir şeye inanmamağa karar veriyoruz ve gördüklerimiz ne yazık ki acınacak şeyler.
Yavaş yavaş köprüden Karaağaç’a kadar uzanan ormanın önce seyrekleştiğini sonra yer yer oduncuların baltalarıyla yok olduğunu, bölgemizin en önemli zenginliklerinden olan dutlukların ve meyve ağaçlarının ısınma amaçlı topluca kesildiğini görüyoruz.
Daha on beş gün önce yemyeşil olan meralar karın altında kayboldu ve elimizde kalan az sayıda hayvan, dişleriyle büyük emek harcayarak kopardıkları az bulunur otları çıkarmak için kazacakları toprakları kalmadı. Hayvanının ızdırabını, onu kurtarırım ümidiyle uzatan köylü, kurumuş kökleri bulup sertleşmiş topraktan söküyor. Bu köklerle ve süpürge saplarıyla beslenen hayvanlar kasaba kösele gibi ve sağlıksız bir et sunuyorlar.
Sıska bir atın zorlukla çektiği arabamızla donmuş yolda ilerlerken açlıktan ölmüş inekler görüyoruz. Yakında zavallı aç insanların da bir lokma ekmek bulamadan böyle yolda kalıp ölmelerine mi sıra gelecek ?
Açlıktan, tuz eksikliğinden, odun yokluğundan dizanteri, koleradan ölümler bilhassa fakir insanların ölüm oranında artış gösteriyor. Kuşatmanın neden olduğu ölümler bombardımanla ölenlerin sayısını çok aşıyor.
Resmî bir bilançoya göre şehre 1.300 top mermisi ve şarapnel atılmıştı ve bunlar 30’u ölü, 70’i yaralı insan ve 350 ev ya da dükkânın yanmasına, yıkılmasına neden olmuştu. En büyük zararı bir Ermeni mağazası görmüştü ve sahibi 14.000 lira tazminat istiyordu. İki tane de Yahudi evi yıkılmıştı. Lago ve Sofer, 2.500’er lira tazminat talep ediyorlardı.
Bölgemizin durumu şimdilerde bir hastalığın en şiddetli anındaki ve ne kadar kilo kaybettiği iyileştikten sonra belli olan bir adamın halini gösteriyordu.
Şehrimize sığınan on binlerce muhacir köylerine döndüklerinde muhtemelen yuvalarının yandığını veya tamamen soyulduğunu, aceleyle kaçarken bıraktıkları bütün yeme içme malzemelerinin çalındığını, meyve ağaçlarının kesildiğini, tarlalarının tahrip edildiğini ya da kümeslerinin uçtuğunu göreceklerdir. Savaş alanında ölen gençlerinden, yok pahasına sattıkları hayvanlarından mahrum olarak yaşamlarına nasıl devam edeceklerdi ? Birkaç ay içinde yitirilen 30 yıllık çalışmanın meyvesinden mahrum bu zavallı köylüler kendilerine bu mahrumiyeti reva görecekler miydi ve zorlukla ve zaman içinde yavaş yavaş elde ettikleri azıcık rahatlığa tekrar kavuşmak için çalışabilecekler miydi ?
Savaş nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, esas olarak bir tarım yeri olan bölgemiz yeniden toparlanıncaya kadar seneler geçecek. Savaşın tesirinin korkunçluğunu hissetmek için kendi gözlerinizle görmelisiniz.
“Savaşlar vasıfları yüceltir, kalpleri güçlendirir” derler.
Şüphesiz sadakate ve fedakârlığa hayat verir. Uzaktan bakınca kendine hedef olarak belirlediği bir ideale doğru giden bir halkın ulvî gayretiymiş gibi görünür. Halbuki vatanseverlik daha az kanlı kendini gösterme yolları bulabilir. Bir savaşın amacı asil ve cömert olabilir ama savaşın bizzat kendisi şiddete çağrıdır ve şiddet insanın yüreğinde fazlasıyla zalim duygular, fazlasıyla vahşi içgüdüler uyandırıyor. Kanunların, dinin, ahlâkın egemenliğindeki insan denilen hayvan, ırklar arasındaki nefret serbestçe boşandığında harekete geçiyor.
Mağlubiyetten kendini kurtarmakla meşgul olan insan, yakınındakine karşı görevlerini unutuyor ve kendi firarı gecikmesin diye yardım elini uzatmayarak yirmi yıllık dostunun boğulmasına göz yumuyor. Askerler ve subaylar, hiç pişmanlık duymadan bu yardım elini uzatmayarak arkadaşlarını yolda bıraktıklarını anlattı. Kanın gövdeyi götürmesiyle körleşen asker için yaralı düşman acınmaması gereken biridir. Maraş’da, bu yerin savunmasıyla görevli subayın söylediğine göre Türk hemşireler düşmanın kurşunlarına hedef olmadan Türk ve Bulgar yaralıların yardımına gidemiyorlarmış. Okuyabildiğimiz Fransızca gazetelerde Bulgarlar aynı şikâyeti Türkler için yapıyorlardı.
Tarafların en çok kapıştıkları yerlerden olan Kartaltepe’de, makineli tüfek ateşiyle bacaklarından olan bir Türk askeri olduğu yere çakılıyor. Ölü taklidi yapıyor ama savaş alanında kalan yaralıları öldürmek isteyen Bulgarlar üç yerinden süngülüyorlar. Bu asker mucizevî bir şekilde hayatta kalıyor. Üç gün sonra Türkler geliyorlar ve bu zavallı askeri iyileştiği ve olayı anlattığı hastahaneye götürüyorlar. Büyük güçlerin konsolosları nezaretinde askeri yetkililer tarafından fotoğrafları çekiliyor.
Bana bir olay anlatıldı, ben de size anlatayım çünkü her türlü yorumun da ötesinde.
Şehirde tuz bulunmadığından, Yahudi okulları personeline dağıtılmak üzere gönderilen 12 kilo tuzun yalnızca 4 kilosunun Hahambaşının sevdiği hahamlara dağıtıldığı, gerisinin bizim öğretmenlerimiz ve erkek okulu öğretmenleri bir gram bile almadan ortadan kaybolduğu iddiasıyla Hahambaşı aracılığıyla ve öğretmenler namına, Kamu borçları Müdürü aleyhine soruşturma açılıyor. Her iki okulun komite başkanı Mösyö Joseph Barisaac ise bir buçuk kilo almış.
19 Ocak 1913
Zaman ilerledikçe dükkânların vitrinlerinde mal azalıyor. Fasulye, bezelye, pirinç, yufka, patates ve ekmeğin yerini tutacak her şey altın fiyatına satılıyor.
Dükkânların dip köşelerinden birkaç yılık küflenmiş fasulyeler ve kuru baklalar çıktı. Birkaç günde satılıp tamamen bulunmaz oldu. Tuzsuz lahana turşusu, meyve turşuları, domates salçası git gide yok oluyor ve ellerinde hiçbir şey kalmamış olan fakirler bunları bulamıyorlar.
Servet sahibi olma ayrıcalığına sahip kişiler için yapay tuz hâlâ var ve ilâç fiyatına satılıyor.
Askerlerin koruduğu fırınların etrafı, samanla dolu ve yarı pişmiş kara ve acı bir lokma ekmek alabilmek için sabırla saatlerce bekleyen halkla dolu. Ekmek yapmak için kullanılan hamurda çok az miktarda buğday unu var. Yulafın, mısırın, arpanın, sorgumun, akdarının ve kepeğin yanına ne kattıklarını sadece değirmenciler söyleyebilir. En iyisi, sizin için sakladığım bir parça bu ekmeğin besleyici değerini gösterecek. Uzun zamandan beri değirmencilere artık un satmamaları ve yetkililerin tebligatına itaat etmeleri emredildi.