Zeki Özkan-Edirne’nin Düşüşü – Facialar Sahnesi Sarayiçi 1913

ASKERİ MECMUA
Münderecat: Balkan Harbinde Edirne muhasarasına ait harp ceridesi
Edirne’nin Düşüşü- Facialar Sahnesi
Sarayiçi
Esirlerin açlık, susuzluk, hastalık yüzünden Bulgarlar tarafından düçar edildikleri kara sefaletin husule getirdiği feci manzaraları tasviren, Jurnal muhabirinin gazetesine gönderdiği mektubu görüleceği üzere tercüme ediyoruz. Bunu da Avrupa insaniyetperverlerine, medenilerine ithaf eyleriz.
“Şükrü Paşa, kendisini Sofya’ya götüren vagonda iken refakatine memur Bulgar Erkân-ı Harp Yüzbaşısı Markolef İvanof Paşaya çeşitli sualler sormak fırsatını kaybetmedi. Bilhassa şunu sordu:
-Ordunuzda bulaşıcı hastalıklar var mı? Ahalinin ve esirlerin menfaatine olarak bazı sıhhi tedbirlere müracaat mecburiyetinde bulunacak mıyız?
Şükrü Paşa cevap verdi: -Şüphesiz hayır! Temin ederim ki askerimin sağlık durumu son dakikaya kadar mükemmel idi. Size daha bir iki gün evvel şehrin sağlık durumunun iyi olduğu hakkında telgraf gönderdiğim vakit de bunu beyan etmiştim. Ez-cümle gerek Fransa Konsolosu, gerek Rahip kendileriyle ilk mülakatımızda bana bulaşıcı hastalıktan korkmak lazım gelmediğini söylemişlerdir.
Dün sabık Harbiye Nazırımız Messimi ile Ordu Bütçesi Rapotörü Benaze’ye bir ziyafet verilmiş ve bu ziyafete Şark Ordusu kumandanı General Vasof ile İngiltere ve Fransa Sefirleri ve birçok Bulgar Zabitanı iştirak etmişti. Şampanyanın son damlaları döküldüğü zaman Messimi Bulgar Ordusunu fevkalade methetti. Bu sırada bir yüzbaşı birden bire şöyle bir teklifte bulundu.
-Arzu ederseniz güney istihkamlarını ziyaret etmeden evvel Türk hastalarının bulundukları mahallerden geçelim.
Herkes bu yüzbaşının fikrine iştirak etmiş ve otomobiller o cihete doğru hareket etmişti.
Bu mevki Tunca’nın iki köprü ile şehrin diğer kısımlarına raptedilmiş bataklık bir adacık idi. Biraz daha kuzeyinde geniş bir arazi uzanıyor, nihayetinde askeri kışlaları ile askeri depoları müşahede ediliyordu. Biz oraya vardığımız zaman esirlerin bir kısmı uzun bir şerit halinde adacıktan çıkıyorlardı. Bunlar Türklerin son sağlam askerleri idi ki muhafızları tarafından Bulgaristan’a götürülüyordu. Artık Tunca’nın iki kolu arasında bu talihsiz ordunun zayıf ve zavallı birkaç ferdinden başka kimse kalmıyordu. Orada 1- 2 bin bedbaht, rutubetli yerlerde sürünüyor, inliyor bu metruk adacığı yaralılar, ölüler, ölmeye hazır hastaların karanlık ve korku veren bir ikametgahı haline getiriyorlardı.
Ah! şüphesiz kanlı cesetlerle dolu vadilerin de bir güzelliği, vahşi bir güzelliği vardır. Fakat biz burada mahrumiyetlerin, sefaletlerin, bulaşıcı hastalıkların ezdiği bu orduda harbin tiksindirici ve korku verici manzarasından başka bir şey görmüyorduk.
Kolera. Harbin başladığı günden beri etrafa ölüm ve korku saçan bu menfur afete ikinci defa olarak tesadüf ediyorum. Şimdi Tunca Adacığında bu üzüntü veren manzaraya bakarak öğreniyordum. Adacığın girişinde harabe haline gelmiş olan bir binanın küçük duvarını geçer geçmez, rengi uçmuş zayıf iki hayalete tesadüf ettik. Çekinerek yanımıza yaklaştılar. Renksiz ve titrek ellerini uzattılar. Anlayamadığımız bir lisanla bizden merhamet dilenmeye başladılar. Diğer tarafta bir köşecikte siması kireç renginde bir zavallı hasta, dizleri üstüne düşmüş, kesik kesik inliyordu. Başı vücudundan ayrı bir porselen madde gibi zorlukla iki tarafa sallanıyordu. Yarım saat sonra tekrar buradan geçtiğimiz zaman onu orada ölü bulduk. Bir iki adım ötede kollarını yana salmış, bacakları büzülmüş, iki kişinin ebediyen kalkmamak üzere uyuduklarını görüyorduk. Bazıları hastalığın verdiği ıstıraplardan üzgün, iniltili ve perişan sefil çadırların önündeki pis çamurların içinde yuvarlanıp gidiyordu. Çadır önünde toplananlar arkadaşlarının zayıf inleyişlerini korku ve şaşkınlıkla dinliyor ve kendi sıralarının gelmesini bekliyorlardı. Hastalığa tutulanlardan biri hendeğin kenarında iki büklüm olduğu halde çamurlar içinde yuvarlanıyor, vücudunun her devrilişi esnasında etrafa siyah çamurlar fırlatıyordu. Nihayet zayıf vücudu mukavemet edemeyerek düştü. Bir defa, sonuncu bir defa daha, kalkmak istedi, muvaffak olamadı. Sonra ufak bir sarsılma, nihayet ölüm. Rahim ve lütufkâr ölüm onu bu müthiş işkenceden kurtardı. Adanın toprağı sarı idi. Etraftan geriye bir kokunun yükseldiği hissediliyordu. Tahminen üç metre yüksekliğinde kabukları soyulmuş büyük ağaçlar garip bir cenaze alayı teşkil ediyorlardı. Ötede çamur yığını üzerine oturmuş belli belirsiz gölgelerin Tunca’nın sarı suları içinde kirli çamaşırlarını yıkamakla meşgul oldukları görülüyordu.
Uzakta şehir dumanlara bürünmüş, Sultan Selim Camiinin yüksek minareleri kanlı bir faciayı hatırlatan kırmızılıklar içine boğulmuştu.
Yukarıdan geçen kargaların boğuk feryatları aşağıda çırpınan, can çekişenlerim titrek iniltilerine karışıyor. Bir leylek büyük bir ağacın tepesinde sakin ve bütün etrafındaki acıklı manzaraya bigane, yuvasını örmekle meşgul….
Bu canlılar mezarının diğer kısmında sadece şüpheli olanlar bulunduruluyordu. Bunlar hummaya tutulmuş zavallılardı. Sırf bulaşır korkusuyla bu canlılar mezarına atılmışlardı. Bunlar mukavemete çalışıyorlardı. Bir taraftan kırık dallardan ateşler yakarak ısınmaya çalışıyorlar, diğer taraftan dallardan kulübeler inşa etmek istiyorlardı.
Bu biçareler etrafına endişeli nazarlarla bakıyor, hayatını muhafaza içgüdüsüyle ateşin yanında birbirlerine yaklaşarak sıkışıyorlardı. Esirler dün henüz hayatta olduklarını gördüğüm 140 ceset toplamışlardı. 26 Mart’tan beri her güneşin doğuşunu bu kurbanlar teşkil ediyordu. Esirlerin bir kısmı hendek kazmaya memur edilmişlerdi. Onlar vazifelerinin bitiminden evvel kendilerinin de gömülecekleri derin mezarlar vücuda getiriyorlardı. Diğerleri büyük kitleleri yığın teşkil eden cesetleri taşıyorlardı. Bu cesetlere mezarlığa benzeyen şu sahanın her tarafında, ağaçlar dibinde, sarayın harap olmuş duvarları köşesinde, hatta dün en zinde görünen gruplar arasında tesadüf ediliyordu.
Elleri, dudakları, göz kapakları simsiyah olan cesetler matemî bir manzara arz ediyorlardı. Bazı defa vefat etmiş zannıyla hendeğe atılmak üzere kaldırılanlar birden bire hareket ediyor, o vakit bunlar ayrı bir tarafa atılıyordu. Oh! çok zaman değil, birkaç dakika sonra zayıf bir seda, cesetlerle dolmuş karanlık derinliklerden hafif bir inilti, onun da son nefesini aldığını bildirir. İşte Edirne askerlerinin son perişan bakiyesi!… Bunların arasında pek çok Osmanlı Zabiti harbin başında ne büyük hülyalar besliyorlardı. Oh! Muvaffakiyet neşeleri, Sofya’ya girmek zevki! Bütün bu saf Türk askerleri Teşrin-i sanide hep böyle düşünüyorlardı. Onlar Fatih Sultan Mehmet’in Ayasofya’ya girişi gibi kolaylıkla Bulgar Payitahtına gireceklerini zannediyorlardı
Ah! Bütün muharebelerde mağlupların hali ne fecidir. Bu korku ve ıstırap dolu küçük adacıkta onları öldüren hastalık nedir? Şüphesiz Kolera!
Fakat birçok işaret Türk ve Bulgar doktorlarının verdiği raporlar bu zavallılardan çoğunun sıhhi sefaletin kurbanı olduğunu gösteriyor.
Tunca’nın öldürücü rutubetli sisleri içinde geçirdikleri zalim geceler onların bütün kuvvetlerini bitirmiştir.
Türk askerleri 24, 25, 26, (11, 12, 13) Mart günleri mevkilerini terk ederek şehre girdikleri vakit her şeyi beraberlerinde götürmüş, hükümet o dakikadan itibaren Edirne’den kalkmıştı. Mülteciler bu günden itibaren gıda namına hiçbir şey almağa muvaffak olamamışlardı. Çünkü galipler 60 bin kişilik bir orduya erzak yetiştirecek bir halde değillerdi. Bulgar generalleri evvela kendi askerlerini doyurmak mecburiyetinde idiler. 60 bin kişiye her gün erzak yetiştirmek büyük bir meseledir. Bu büyük kitlenin ekserisi Bulgar şehirlerine dağılacaktır. Fakat cümlesini bir günde sevk etmek kabil değildi. Bu sebeple burada birçok zavallı kaldı. Uzun müddet devam eden bir muhasaradan zayıf düşmüş, bir parça gıda sayesinde varlığını muhafaza edebilmiş olan binlerce efrat, bugün erzakın yokluğu yüzünden yokluğun bütün açlıklarını hissetmişlerdir.
O vakitten beri bütün afetler: kolera, tifo, dizanteri onları için Tunca adacığını öyle bir hastalık ocağı haline gelmiştir ki doktorlar bu lanetli adadan bir ferdin bile dışarı çıkmayacağından korkuyorlar.
Şimdi ağaç kabuklarının üç metreye kadar niçin soyulduğunu öğrenmek istiyorsanız: esirlerin, şehrin düşmesinden sonra birkaç gün bu ağaç kabuklarıyla geçindiklerini ve hiçbir gıda maddesi bulamayan bu bedbaht insanların nispeten yumuşak olan bu maddeyi tercih ettiklerini söylemek icap eder. Dün Bulgar hükümeti bu şayan-ı merhamet askerciklere yardım etmeleri için kadınlara müsaade verdi. Onların ekmek ve yemek artıklarını dağıttıklarını ve hepsinin imdadına yetişemedikleri için müteessir ve mahzun olduklarını müşahede ettim. Zaten hiçbir vasıtaya malik olmayan bu aciz kadınlar onlara ne kadar yardım edebilirlerdi.
Dün hükümet şehre 60 bin ekmek dağıttı. Türklerden müteşekkil bir kalabalığın hükümet kapısına koştuklarını gördüm.
İhtiyarlar, yorgun kollarında çocukları taşıyan kadınlar gördüm.
Bu harp bütün vahşetiyle, kanlarıyla, cinayetleriyle ve nihayet bütün facialarıyla müthiş bir harpti.
Ah! Eğer ölmek lazımsa düşman karşısında, düşman kurşunlarıyla, süngüleriyle, şan ve şeref içinde ölmeli, firar edenler, teslim olanlar, daha feci, daha müthiş hallere maruz oluyorlar. Düşmanın güllelerinden kurtulanlar, açlık ve hastalığın insafsız pençeleri altında daha büyük ıstıraplar içinde kıvranıyorlar.
Galipler, mağluplara günlerce erzak veremeyecek mevkide kalıyorlar. O vakit artık görülen esir bir ordu değil, açlığın, hastalığın çürüttüğü, tahrip ettiği bir insan yığını, bir sefiller kafilesidir.
Top mermilerinin, kurşunların yapamadığı tahribatı kol gezen hastalıklar yapmaya başlıyor.”
13 (26) Mart 1329-
Bugün Edirne düşman eline geçti.
Evet, geçen seneler, bu günler hepimiz, herkes, bütün alem-i İslam ağlıyordu. Lanetli harbin son zamanlarında dahilde ve hariçte bütün gözler Edirne etrafına toplanmıştı. Bu henüz harp eden, bol bol harcayacak fedakarlıkları bitmeyen kalenin düşmesiyle birçok meseleler neticelenecekti.
Her gazete sahifelerinin büyük kısmını ona ayırmış, her zihin, günlük meşguliyetleri arasında en büyük kısmını ona tahsis eylemişti. Avrupa’daki şeref ve zafer asırlarının bu son yadigârı, hem galip ve sarhoş bir ordunun, hem bir parça ümit ve gurur isteyen gözlerin muhasarasına uğramıştı. Bunun içindir ki, Edirne’nin düşüşü müthiş ve muazzam oldu. Kendilerinde bu kanlı darbelere karşı mukavemet etmek, ve bilhassa yaşamak kuvvet ve itimadını bulduk. Eğer Edirne geri alınmasaydı, bugün bulunduğumuz vaziyet bir rüya gibi kalacaktı.
İçimizde belki de hayatın devam ettiği ümidini tesis edemeyecektik. Onun içindir ki: Edirne’nin düşüş gününü milli bir matem ve geri alınış gününü ise kurtuluş ve yükselmeye doğru kuvvetli bir adım gibi telakki etmeliyiz.
Çeviri;
Zeki Özkan