Madam A. Guéron'un 30 Ekim 1912 – 26 Mart 1913 arasında tuttuğu günlüğün IX.Bölümü

Şehirde asayişin keyfe keder olduğu dönemde inşa edilen hanlar kalın duvarlarıyla, masif kapılarıyla, derin kemerli tavanlarıyla, demir parmaklıklı pencereleriyle kuşatmaya dayanacak kabiliyette gerçek kaleler görüntüsü veriyordu. Elan oturulabilir durumdaki iki hanın içinde birbirleri içine açılan ve kare şeklindeki toprak seviyesinde bir avluya bakan yüz kadar hücre kalın duvarların içinde yapılmışlar ve gün ışığını daracık pencerelerden alıyorlar. Barış zamanında bu odalar komisyonculara ve bankerlere büro görevi yapıyordu. Üst kat depo olarak kullanılıyor.
Eski bir geleneğe uygun olarak gün batımında kapanan hanlar, ertesi sabah gün ışımadan açılmaz. Gece orada kalan bekçiler hiçbir nedenle orada büroları olanlar dahil kimseyi içeri almazlar.
Böylece oraya sığınan 400 aile bu hanlara şimdiye dek hiç bilmedikleri bir görünüm ve canlılık kattı. Orada yığılmış olan belli bir konfora alışmış ve korku içindeki kişiler her türlü rahatsızlığa, acıya ve tehlikeye razı oluyorlar. Aynı oda 10, 15 ve bazen 20 kişiye mutfak, yemek odası ve yatakhane görevi yapıyor. Hanlarda, soğuk taşlara serilmiş yorganların üzerinde yatmak, bütün bir günü nemli ve güneş görmeyen ve sobaların devamlı yanmalarına rağmen anca ısıtan sobalı odalarda geçirmek zorunda olan misafirler arasında nezle ve bronşit kol geziyor.
Bu boş gezen genç kızlar, kadınlar, gençler, yaşlılar için oyun en kolay eğlence olarak kendini kabul ettirdi.
Zarlar, poker, bakara kendilerine sadık olanları öğleden sonra saat üçten gece yarısına, bazen de ertesi sabaha kadar bir araya topluyor. Kadınlar ve genç kızlar en fazlaya oynayanları değilse de en az inatçı olanları değiller. Resmî bir sessizliğin içinde kartlar düşüyor, zarlar yeşil örtüde yuvarlanıyor ve sarı beyaz paralar kiminin görünüşte umursamaz, kiminin kasılmalı titremeleri arasında gidip geliyor. Bu umursamazlık maskesine rağmen, alev alev yanan yüzler, parıldayan gözler, oyuncuların tesadüflerin iyi gitmediği anlarda durumu düzeltmek için kafa yorduğu bu mücadelenin kışkırttığı farklı heyecanlarını ve açgözlülüğünü ele veriyor.
En iyi gençlerimizi, cemaatimizi yönetenleri, bedbaht dindaşlarımız lehine çok daha yararlı ve etkili kullanabilecekleri bir zamanı boşa harcamalarını görmek gerçekten acı.
Böylesine acı veren bir konuda susmak isterdim ama yardım komisyonun ihmalkârlığı, vicdansızlığı, bencilliği ve umursamazlığı gerçekten suç teşkil edecek seviyedeydi.
Fakirlerimiz için gönderilen ilk 500 Türk lirası geldiğinde alarm çığlığı atarak sesimi duyacağını düşündüğüm herkese yardımın para değil, un olarak dağıtılmasını istedim. Ama boşuna. Yardımseverler arasında bu yönde aniden oluşan hareketlenme kimseye belli edilmedi. İkinci ve üçüncü 500 liralık yardım gelince bedbaht dindaşlarımıza ekmek temin etmek hâlâ mümkündü çünkü cemaatimiz mensuplarında henüz el konmamış önemli tahıl stoku mevcuttu ama hiçbir şey yapılmadı.
Menfaat yoluyla, yolsuzlukla ya da un satın alma ve dağıtma planlamasıyla uğraşmamak için, Hıristiyan cemaatleri mensuplarının ihtiyaçlarının ikmalini haftalar, aylar boyunca boyunca idare edecek şekilde sağlarken, yakında kuşatmanın kalkacağına kendilerini inandırmakla meşgul oldular.
Görevi fakirleri korumak, kendi yanına davet etmek ve yardım tertiple çalışmalarında en iyi niyeti göstermek olan Hahambaşı, bu görevlerini tartışılmaz başkanı Joseph Barisaac olan ve dışarıdan gelen parayı muhtemelen dürüstçe dağıtmakla yetinen komisyona devretti.
Burjuvazinin desteğini alan, etkili kişilerin nefsini okşamayı bilen, yetkililerin saygısını kazanmak ve daha üst makamlara seslerini duyurarak fakirlerin menfaatlerini korumak yerine onları feda eden bu gurursuz, zenginlere yumuşak ama fakirlere sert Hahambaşı, cemaatimizin en etkili üyelerinden biri tarafından “hayranlık uyandıran bir komedyendi” sözleriyle çok güzel tasvir edildi.
Halbuki bizim cemaatimize, ortamın tahrip edici etkisiyle mücadele edecek yürekli bir insan gerekirdi. İttifak’ın bütün gayretlerine rağmen yetersiz serbestleşmiş, gerçekten üstün bir adam bu şiddetli kriz anlarında bizi yönlendirebilir ve bizim cömertlik duygularımızı uyandırabilirdi.
Ne yazık ki hükûmetten orduya, başkentten eyaletlere kadar her yere bulaşan ve Türkler’in mağlubiyetinin yegâne sebebi olan bu sağlıksız atmosferden Edirneli Yahudiler de başkanından üyelerine kadar kurtulamadılar. Vatanseverliği hâkim vasıfları olmayan bir hükûmetle, kötü eğitilmiş ve beslenmiş bir orduyla, eğitim ve ideal yönünden rakiplerinden daha aşağıda subaylarla Edirne ve Türkiye nasıl bir mucizeye dayanarak ayakta durduğunu insan kendi kendine soruyor.
Seferberlik sırasında Gümülcine’de bir alayın komutanı, 3000 kişilik birliğinin tamamı binmeden binmeyi reddediyor. Savaş kasıp kavururken subaylar çadırlarına mutluluk kızları alıyorlar. Ateşkes süresince galip devlet işgal ettiği topraklarda yollar inşa ederken Edirne kumandanı, düşmanın her türlü sürprizine karşı sefahat yuvalarından subayları çekip almak için hazır bulunmalarını isteyen emirler yolluyor.
Olası kuşatmanın farkında olan askerî idare buna rağmen tüccarın Dedeağaç’ta hazır bekleyen tuz, şeker, petrol stoklamasını reddetti çünkü subaylar yeterli bahşiş almamışlardı.
Yetkililerin menfaate dayalı suç ortaklığıyla azınlıklar kendilerine normal fiyatların biraz üstünde satılan unu olağanüstü yüksek bedellerle satmaktan vazgeçmediler. Satıcıya 20 frank’a mal olan şeker çuvalını 3, 4 ve 5 Türk Lirası ödedikten sonra bir de bu satışın kanunsuz olduğu bilinirken ve değirmenlerin kapılarını jandarma korurken teşekkür mü etmeliydik ?
Daha da beteri, her şeyde günah keçisi olan ve istif yapamayan fakir kişi, kaliteli ekmek fiyatının üç mislini ödediği sorgumdan ve akdarıdan yapılan kara ve berbat ekmeğini almadan önce günün yarısını fırının önünde beklemek zorunda kalıyor.
Zavallılar açlıktan ölürken, karneye bağlanmış ekmeği bile bulamazken, üst mevkilerdeki insanlar yiyeceklerin bol olduğu ziyafetlerde buluşuyorlar. Bazı memurların sosyeteden bir kadına ayaklarına banyo yaptırması için üç kilo tuz hediye etmesi örneğini veriyorlar.
12 Şubat
Avusturya Konsolosu Hertsfeld’in iyi niyeti sayesinde, Azize Marie-de-Lordes’a ithaf edilmiş olan Agram Rahibeleri manastırını yöneten Başrahibe bize günlerdir aradığımız misafirperverliği lütfediyor.
Enerjik, çalışkan, çalışma disiplinine en üst seviyede sahip bu din insanı birkaç sene içinde şehrin en güzel konumunda geniş bir arazi almayı başarmış ve buraya muazzam bir bina inşa etmişti. Farklı birçok kabiliyet sahibi olarak planları çizen şuurlu mimarı olmuştu ve malzemeyi seçerek, süslemeyi göstererek, dülgerleri ve marangozları yöneterek, kelimenin tam anlamıyla her taşın konuluşuna varana kadar bu üç katlı muazzam inşaatı denetlemişti. Manastırın harika şapelindeki yirmi kadar tablonun taslaklarını çizen ve boyayan da odur.
Şu sırada kullanılanlar sadece bodrumlar ve birinci kattı çünkü, güllelere karşı sığınma imkânı sağlıyordu. Normal zamanda sınıf olarak kullanılan ve bizden önce dört ailenin yerleşmiş olduğu geniş bir salonun bir köşesinde yaşıyorduk.
Bir zamanlar rahibelerin gürültü yapmadan gölge gibi süzüldükleri koridorlara genç erkekler ve kızlar neşeyi, gülüşmeleri, gözyaşlarını ve entrikayı getirdiler. Bu uyumsuz Lövanten, Avrupalı, Yahudi, Rum, Ermeni ve Türk kalabalığı içinde nefretler ve dostluklar birbirine karışıyor.
Buna rağmen Başrahibe’nin binanın içinde 150 sığınmacıya rağmen sükûneti ve manastırın âdetlerini ayakta tutmak için çabaladığını görüyoruz. Kesin talimat var: Sat 9’da herkes kendi yerine dönmüş olacak çünkü rahibeler uyuyorlar. Ertesi gün austérité hayatlarına ve çalışmalarına tekrar başlamak için dinlenmeğe ihtiyaçları var. Görevleri zor: Mutfak, ortalık, bahçe, hayvan bakımı ekmek pişirme manastırda kalmış olan 25 rahibeyi meşgul ederken diğer 15 rahibe sonsuz bir fedakârlıkla ve sonsuz bir sebatla hastahanelerde yaralıları tedavi ediyorlar.
Asla görevini unutmadan Baş rahibe köktenleşmiş bir ıslah olmazı her Pazar ayine götürmek ve bu kadar genç ve güzel kıza (rahibeleri kastederek) dünyadan el çektirmenin ne kadar yazık olduğu hususunda yaptığı şakanın intikamını almak için bir iddiayı kazanmasından yaralanıyor.
çeviri;
Araştırmacı yazar
Fazıl Bülent Kocamemi