Safiye Erol'la Birlikte

Murat Özden Uluç
SAFİYE EROL’LA BİRLİKTE ( Mehmet Yaşin’in yaztsından alıntıdır.)
Tüm bu bilgileri Selim İleri anlattı. Sonra meşhur deri çantasından kalınca bir kitap çıkartıp bana uzattı: ‘Safiye Erol- Makaleler, Kubbealtı Neşriyat.’ Ve ekledi: ‘Safiye Hanım’ın Edirne hakkında yazdığı çok güzel makaleler var…’ Yazarlar kapı kapı kültür dağıtırken, ben de Safiye Erol’u yanıma alıp, Edirne’yi bir kez de onunla gezdim…
Edirne’ye gidenler görür ve bilir. İnsan nereye bakarsa baksın, gözler mutlaka Selimiye Camii’ne takılır kalır. Bu cami kentin tacıdır. Mimar Sinan, ‘ustalık eserim’ diyerek, döneminin ve ondan sonraki tüm dönemlerin en muhteşem eseri ile haklı bir gurur duyar.
Kente her gelişimde olduğu gibi, adımlarım beni bir acele bu muhteşem esere götürdü. Camiye girmeden önce hemen yanı başındaki çay bahçesine oturup, demli bir çay söyledim. Havada bir bahar kokusu vardı. Üşütmüyordu. Çayımı içerken bir yandan da Safiye Erol’un makalelerini karıştırmaya başladım. Bir de baktım ki Safiye Hanım Selimiye’yi rüyasında görmüş ve rüyasını bir makalenin sonuna dört satırla şöyle sığdırmıştı: ‘Dün gece rüyamda kendimi Selimiye’de gördüm. Başımı kubbeye kaldırmış, efsaneye göre 999 olan pencerelerden nur gibi sızan ışıkla tertemiz yıkanıyordum. Mes’uttum, fakat ayrılık demi de gelip çatmıştı. Bir şarkı dalgalandı ruhumda: ‘Hasrete yolcuyum, beni unutma’…’
Safiye Hanım’dan izin alıp camiye girdim.. Çinileri, kalem işi bezemeleri, pencerelerindeki cam işçiliği, bir oya gibi işlenmiş minberi, mihrabı, insanı gökyüzüne çeken muhteşem kubbesi… Selimiye, ‘sanatta zamanın olmadığının’ muhteşem bir kanıtıydı.
SAHİPSİZ ŞEHİR
Cami’den çıkıp, yokuş aşağı Edirne’nin içine doğru adımlarımı sıklaştırdım.. Her gelişimde aynı şeyleri fark ediyordum: Edirne sahipsizdi. Sanki kaderine terk edilmişti. Asfatları sökülmüş caddeleri, özensiz sokakları, yapılardaki mimari karmaşayı gördükçe, kendimi çok uzaklarda, unutulmuş bir kasabada dolaşıyormuş gibi hissediyordum. Burası sanki Avrupa’nın komşusu değildi. Sanki imparatorluğun başkenti olmamıştı!.. Bu muhteşem geçmiş, bu muhteşem eserler de olmasa, Edirne neye benzerdi diye bir soru dürdüm aklıma. Bir de okudum ki, Safiye Erol da benimle aynı fikirdeymiş. İşte ‘Sıla Yolunda’ adlı makalesinde yazdıkları: ‘Asil, zengin, hem güzel hem hazin bir geçmişte akar akar giderim. Ah isterim ki Edirne’de yalnız geçmişi değil, bugünü de bulayım. Bulamıyorum. Devlet eli, ötesine berisine bir parmak merhem dokunmuş, ama mukaddes şehrim yine de Balkan faciasının cılk yarasını taşıyor. Acaba neden? Aradan kırk bu kadar yıl geçtiği halde hálá karşımızda vurulmuş, çiğnenmiş bir Edirne görüyoruz?.. Büyük devlet görmüştü, Bursa’nın oğlu, İstanbul’un babası sayılırdı. Hor, hakir oldu, hüviyetini kaybetmemek için dövüştü, savaştı, ne yaman şehit verdi. Kurtarabildiği tek sıfatı, Türk toprağı adıdır. Devlet düşkünlerinin içe dokunan mahzun ve kibar haliyle şikayet etmiyor; dalgın, düşünceli, yorgun… Öylece yatmış, haşmetli macerasından, emsalsiz faciasından, hele belki kendi kendinden bile mahrum tuttuğu ümidinden sır vermek istemiyor…’
Safiye Hanım, her kelimesinden öfke fışkıran makalesini şöyle bitiriyordu: ‘Traklar’ın kurduğu, İmparator Hadirya’nın imar ettiği, Hüdavendigar’ın aldığı, sıra sıra Osmanlı padişahlarının bir metropol haline getirdiği belde, Avcı Mehmed’in İstanbul’a tercih ettiği, Damad İbrahim Paşa’nın çırağan sefaları tertiplediği sultan şehir nerede?..’