Dağdevirenzade M.Şevket Bey’in Balkan Savaşı Günlüğü:26.Mart.1913 Edirne'nin sükutu…

26.Mart.1913 Çarşamba

Sabaha karşı Kafkas Tabyası’nın top atmadığı üzüntü ile görüldü. Öbürleri şiddetle devam ediyordu. Saat on ikide sokağa çıkmıştım. Askerin bozulduğu, önce Kuştepe’sinin, Taş, Yassıtepe İstihkâmlarının düştüğü üzücü haberi işitildi.

O ara, bozulan askerin fırınlara saldırması ve çok kötü davranışı görüldü. Eve dönüşümde saat on ikiyi on geçerek Kafkas Tabyası’na siyah bayrak çekildiği ve onun ardından süvarinin İstanbul Yolundan şehre girdiği anlaşıldı.

25.Mart.1913 Salı günü, güneş doğmadan dört saat önce, yani sabahın saat iki buçuğuna doğru, doğu cephesinin savunma hattı üzerindeki bataryalara, düşman tarafından açılmış olan, akıl alıcı güçteki topçu ateşi sırasında, gayet yoğun piyade hücum kollarından oluşan büyük birliklerin, bütün cephe boyunca saldırmaya başladıkları görülmüştü.

Doğu cephesi savunucuları, güçlerini, on misli aşan düşman karşısında önce direndilerse de, gereksiz direnmenin bütün güçlerin esaretine neden olacağı anlaşıldığından, Araf bataryalarının küçük ateşleri korumasında, adım adım savaşarak geri çekilmişlerdi.

İleri hattın değişik guruplara bölünmüş olan biri seri, üçü adi ateşli olmak üzere dört batarya topçu, bütün cephanesini harcayıp, kamalarının bir kısmını alıp, bir kısmını da parçalayarak, asıl hatlarına çekilmişlerdir.

26.Mart.1913 Çarşamba günü sabahın sekizine kadar süren bu kanlı savaş, asıl hattan 2,5-4,5 km. yani Cevizlik, Bağlar önü ilerisinde bulunan ileri karakol hattının düşman eline düşmesiyle sonuçlanmıştır.

Düşman, Osmanlı ileri karakollarının bulunduğu çarpışma noktasına doğru, daha sabahleyin çok sayıda bataryaları ileri sürerek asıl hat bataryalarını aralıksız dövmekte ve Osmanlı birliklerinin asıl hat siperlerinde yerleşmesini önlemekteydi.

Maltepe, Kuştepe, Kumlartepe gibi savaş başından beri elimizde bulunan, sonra düşman eline geçen noktalar üzerine, gerek esas hattan ve gerekse Turnatepe, Kıyık, Cevizlik, Arnavutköy ve yakınlarına yerleştirilen ağır obüs, ağır sakrı, hafif obüs ve seyyar sahra bataryalarından çok şiddetli ve karşı ateşlere devam edilerek, düşmanın, gerek piyade birliklerine ve gerekse topçu bataryalarına önemli ölçüde kayıp ve zararlar verdirilmiştir.

25.Mart.1913 Salı günü öğleden sonra, düşmanın Hıdırağa ve Sofular ve yakınlarındaki ihtiyat birlikleri birinci hattı güçlendirmeye başladı.

Akşamın saat ikisine doğru, Maltepe ile Cevizlik ve Bağlarönü arasındaki dalgalı arazide, düşmanın seyrek birlikleri, asıl hatta doğru ilerlemekte, Pravadi ve Hasan Ağa Deresi tarafından da Ayvazbaba dışına yaklaşmakta idi.

Bütün saldırı hattı üzerinde görülen düşman birliklerinin çokluğuna ve örneği görülmedik şekilde, cehennem gibi topçu ateşinin asıl hat boyunun tahr.p edilen yerlerinin onarılması şöyle dursun, 9 numara erlerinin korumalı yerlerinden çıkıp, ateşten sonra, çekilmeleri sırasında 30-40 mermi ile guruplu ateşlerin etkilerinden korumak olanaksızdı.

Düşman, asıl çevrenin 1200 m. kadar ilerisinde toplu halde bulunan birliklerine ateş eden 16 numaralı havan bataryalarının 129 erlik birliğinden 125 eri bir günde şehit olmuş ve yaralanmıştır.

Batı ve güney cephelerindeki düşman birlikleri, kale ile ciddi olarak savaşmayıp, gösteri tarzında hareket ettiğinden, adı geçen yerden gönderilen yardım birliğinden hemen bir kısmı ateşin yoğunluğu nedeniyle, savaş hattını güçlendirmek şöyle dursun, bu hatta yaklaşma olanağını bile bulamamıştır.

Güneşin batmasına doğru Cevizlik’ten sol yöne doğru, asıl hat bataryaları ile aralıklardaki avcı noktalarına yapılan düşman topçu ateşi hafiflemiş ve bu defa sağ yöne doğru, şiddetli bombardıman başlamıştır.

Ateşin sağ yanda hafiflemiş olmasının nedeni, düşmanın gece karanlıkta tel örgülerine yaklaşmakta olan kendi birliklerini zarardan koruma amacıyla olduğu anlaşılmıştır.

Fakat savunucular, bu hilekârlık karşısında aldanmayıp, sağ tarafta bulunan kale ile ihtiyat bataryalarını sola eğri istikametine çevirerek, gerçek saldırıya geçecek düşman birliklerini birkaç kere çekilmeye zorlayacak kadar etkilemiş ve büyük kayıplar verdirmiştir.

Ancak, açıktan açığa anlaşılıyordu ki, kalenin düşüş zamanı çok yaklaşmış ve artık günler değil, belki saatler kalmıştı.

Dört aydan beri yarım ölçü ekmek tayını alan birliklerin son günlerde durum nedeniyle 300 gr. Azaltılmış olan ekmeklerini bile, bulundukları yere götürüp, dağıtmaya olanak yoktu.

Kanaat, sabır ve sebat gibi Osmanlılığa özgü olan özel nitelikleri bu kahraman savunucular burada da göstermişlerdir.

Öbür cepheden gelen bataryaları, koşum yerine götürdükten sonra öbürlerini almak veyahut cephane arabalarına taşımak için, yine aynı koşuma ihtiyaç duyuluyordu.

Gece yarısından üç saat önce, yine her tarafı top sesleri inletmeye başladığı gibi, Cevizlik’ten İstanbul Yolu’na ve Tunca’dan Ayvazbaba yakınına kadar piyade ateşi de açılmıştı.

Tarafların topçu ateşi ışıkları, patlayan şarapneller dört-beş aydan beri fener yakmaktan mahrum olan Edirne şehri ve etrafını elektirik ışığı gibi aydınlatıyordu.

Her türlü ateşli silahların karışan seslerini ayrı ayrı tanıyıp saymak olanaksız olup, ancak üzüntülü ve korkunç sürekli bir uğultu kulaklarda inlemekteydi.

Savaşla uğraşanların, zaten dünyası ile ahreti arasındaki uçurumda bulunduklarından, onlar için felaket ve tehlikenin zerre kadar önemi yoktu.

Görevli olmayan yüzelli kadar insandan beşikteli çocuklarda dahil olduğu hâlde, bütün halkın gönlü, bu uğursuz gecenin sonunu düşünerek, üzüntü duyuyordu. Gece yarısından üç saat geçtiği hâlde hâlâ savaşılıyor, hâlâ kan dökülüyor, hâlâ insanlar ölüyordu.

Sabahın saat dörbuçuğunda, Ayvazbaba ile Bağlarönü dayanma noktaları ilerisindeki tel örgülerinin beri tarafına geçen düşman kollarının ve özellikle çok kısa bir süre içinde 2000 kayıp vererek çekilmiş ve yeniden güç alarak ilerlemiş bulunan, yirmi üçüncü düşman piyade alayının tel örgülerini geçmiş olduğu görülmüştür.

Üç mangalık bir avcı siperinin, topçu gurup ateşinden yıkılarak, bütün erlerin toprak altında gömülü kalması ve artık bu yöre bataryaları, yerleri toprak kümelerine dönüşerek, topların işlememesi, hatta bazı topların, büsbütün toprak altında kalarak, kayıp ve batarya başında bulunan bazı subay ve erlerin mermilere hedef olarak, bir parçaları ile görülmeyecek derecede uçup kaybolması gibi, korkunç ve üzücü manzaralara alışacak derecede kızgın bir şekil almıştı.

Sonunda Bağlarönü ile Cevizlik arasında piyade erlerinden bir hayat kalmayan tranşelere ilk defa olmak üzere, saat beş buçukta, düşmanın 23. Alayından bazı birlikler katılarak, bulunduğu yerde sessizce yerleşmiş olduğu hâlde, sağ ve soldaki birliklerin gelmesini bekliyordu.

Sonunda, açılmış olan bu gedikten, yavaş yavaş girmeğe başlamış olan düşman birlikleri, önce sağa yön değiştirerek tranşelerin ve bataryaların arkasını almağa başalamışlardır.

Komuta ve yönetim o kadar zorlaşmıştı ki, en küçük birlik bile, kendi kendine savaşarak yanı başındaki birliğin hareketini göremiyordu.

Sabahleyin, hava hafif sisli olduğundan, bazı bataryaların subay ve erleri, yanlarına kadar sokulan düşman birliklerini göremiyorlardı.

Cevizlik’te bir batarya subayı, ateş idaresiyle uğraşırken, bir Bulgar yüzbaşısı tarafından arkasına hafifçe dokunularak “Artık yetişir. Yoruldunuz, biraz da dinlendikten sonra” kılıcıyla batarya komutanının “bir diyeceğiniz var mıdır” gibi, ciddiyet arasında şakalaşma yaptığı olmuştur.

Doğu cephesinin bu korkunç sona sahne olduğu sırada batı cephesi de düşmüştü.

Fakat tüm güney cephe, teslimhakkında emir aldığı hâlde savaşıyor, düşmanı tel örgülerine bile sokmuyordu.

Burada, teslimden dört saat sonraki Maraş Bölgesi’nde savaş bütün şiddeti ile devam ediyor, düşman büyük kayıplar veriyordu.

Düşman, bu inatça savunmadan rahatsız olarak, kale komutanına başvurup, Maraş Bölgesi’nden ateş kesilmediği takdirde, toplarını bütün gücüyle şehre çevireceklerini duyurdu.

Bunun üzerine İbrahim Paşa en son bir önlem olarak, Maraş’la Karaağaç’ı birbirine bağlayan Arda Köprüsü’nü dinamitle yıkarak geri çekildi ve karargâhında düşmanı bekledi.

Böylesi en karışık zamanında bile yanındaki subaylardan ayrılmayan İbrahim Paşa, tüm subayları ile beraber olarak, düşman askeri birliklerinin gelişinde kural gereği teslim oldu…

26.Mart.1913 Çarşamba

Düşmanın toplarına, saldırılarına dayanan Edirne, tamamen kuşatıldığı 26.Ekim.1912 Pazar günü tarihinden altı ay sonra bugün, Edirne Müstahkem Mevki’i tamamen harabeye dönen tabyaları ile, parçalanan top ve tüfekleri ile düşmanın eline geçiyordu……..

Yakılan Yanık Kışlanın ve tüm cephanesinin, bazı pavyonların dumanları gök yüzüne doğru ateşten sütunlar oluşturuyordu.

Bunların ve Arda Köprüsünün tahribinden meydana gelen gürültü, şehrin ufuklarını kaplıyordu.

Baştof’un piyade alayından üsteğmen Nikof’un komutasında iki bölük, Kıyık semtinden ve birer bölük süvarinin de aynı yönde İstanbul Yolu, Menzil Ahir, Yıldırım tarafından yalın kılıç şehre giriyor, mızıkalarla piyade topçuları da bunları izliyordu.

İstihkâmlara bayrak çekiliyor, hurra sesleri yükseliyordu.

Şehre girenler de, Müslüman olmayan halk tarafından, hurra ile alkışlanıyordu…

Biz Müslümanlar ise, Sultan Selim’in muazzam minarelerine çekilen Bulgar Bayrağı’nı görmekle, kalbimiz parçalanıyor, evlerimize kapanıp ağlıyorduk.

Konyalı Mektebi, Üç Şerefeli Camii, bütün ambarlar açılarak, halk tarafından yağmalanıyor, fakirlere dağıtılıyordu.

Bu saatlerde genel bir katliam başlangıcı görülüyordu. Bulgarlar, İslamlara, feslilere rastladıkça bunları bir süngü vuruşuyla şehit ediyor, caddelerdeki bütün dükkanlar, sapa yerlerdeki bazı evler yağmalanıyordu.

Bu cinayet olaylarının önüne geçecek bir güç bulunmadığından, dindaşlarının acınacak durumlarını gören zavallı Müslüman kardeşlerimiz, mahzenlerde, çatı aralarında saklanarak yaşamlarını koruma çabasına düştüler.

Dilaver Bey’in evinin yağmasına başlanıldığı sırada Kıyık’ta bazı Rum ve Bulgar halk tarafından mani olunmuş ise de, sonradan önüne geçilememiş, o’nun eviyle, yakınındaki bir hayli evler yağma edilmiştir.

Bulgar askerleri, kenar ve bucakta rastladıkları halkın saatlerini almış, ceplerini aramış, hatta Kadirhane Caddesinde sıvacı Akif’in cepleri arandığı sırada, rastlayan iki Fransız Papazı tarafından önlenmiştir.

Osmanlı jandarması hapishaneyi terk ettiği için mahkûmlar serbest kalmışlardır. Akşama doğru askeri birliklerden, elbiselerini çıkaranların bir haylisi evimize sığınmışlardır.

Dışarıdan, durmadan felaketlere ait haberler geliyor idi ki, bunların amaçları, “taş üstünde taş, omuz üstünde baş” bırakmamak yöntemini uygulamaktır.

Bu durum karşısında üzülen yabancı devlet konsolosları vatandaşlarını Fransız Mektebinde toplayarak, ortamın sakinleşmesini bekliyorlardı. Bugün aşağıda yazılı duyuru sokaklara asıldı;

kalelerde ve şehirde ne kadar askeri ganimet varsa, yenenlerin hakkı olarak, savaş ganimeti olarak kabul edilir.

Yalnız Bulgar askerlerinin insanlık yönü Edirne Şehri’nin yağma edilmesini önleyebildi.

Fakat şunu da biliniz ki, onun insancıllığı, hiçbir zaman silah veya başka askeri ganimetleri saklamağa izin vermez.

Ben de size duyururum ki, bu gibi şeyleri kim saklamaya cesaret ederse, daha o saatte idam edilir.

Bunun için, eğer cezaya çarptırılmak istemezseniz, ısrar ederim ki, bu ayın yirmi üçüncü günü akşamına kadar, her kimde silah yahut askeri ganimet varsa yahut saklamış olan varsa teslim etsin…”

Voynen Gubernatos

General Vozof

Asıl felaket kendisini bundan sonra bütün dehşeti ile göstermeye başladı. Bulgarlar, bu korkunç durum karşısında, oraya buraya saklanan subay ve askeri personeli ve saklı silahları aramak bahanesiyle her tarafa saldırgan ellerini uzattılar.

Şimdiye kadar, Osmanlı adı altında yaşamış olan gayri Müslim vatandaşlarımızdan bazı sefillerin kışkırtmaları da eklenince, durum büsbütün korkunç hâle geldi..

Bu tip kimselerden isterse beş-on sene önce biriyle küçük bir uyuşmazlığı olanlar yahut borçlu veya beyni alkolle uyuşmuş olan bir Bulgar erine rastlamak şanssızlığına uğrarsa, hayata veda etmeye mahkûm olur.

O gün akşamüzeri, yanında jandarmadan mureç Kel Murat adında birisi olduğu hâlde, komşu kapıdan, tepesi kırmızı-beyaz kalpaklı Nikola Çavuş adında süngülü bir Bulgar eri evimize geldi.

Evdeki erkeklerin bir odada toplanmasını teklif etmesi üzerine, hepimiz kahve ocağına gittik.

Kadınlarda çarşafları ile bir kenarda oturdular.

Silah arayacağız ve mevcut silahların verilmesini bildirdiği için, elinde bir kağıt olup, olmadığı sorusuna karşı, kızgınlıkla yukarı kata çıkmaya başlamasıyla….

*******

Mustafa Şevket Bey’in kaleme almış olduğu anıları burada son buluyor. Bulgarlar tarafından evde yapılan aramadan sonra neler olduğu bilinmemektedir. Yalnız bilinen bir şey var ki; o da Şevket Bey’in diğer esirlerle birlikte Sarayiçi’ne götürülmüş olduğudur. Sarayiçi’nde neler olduğu, neler yaşadıklarını bilemiyoruz.

Dağdevirenzâde Mustafa Şevket Bey’in Edirne Tarihi ve Balkan Savaşı Anıları

Dr. Ratip Kazancıgil

Öğr. Gör. Nilüfer Gökçe

TKD Edirne Şubesi Yayınları no:41