Edirne Destanı Arif Nihat ASYA

Edirne Destanı
“Selimiye” derler, “Edirne” derler
Tatlı bir gariplik duygusu gelir.
Kemerler, çeşmeler, minarelerle
Bir eski eserler kamusu gelir.
Minarelerden en tatlı ezanlar,
Dallardan güvercin “hu hu” su gelir.
Ayşekadın’a gül ve Yıldırım’a
Üçşerefeli’nin kumrusu gelir.
Şu Selimiye’dir, şu Muradiye
Çinilerden sümbül kokusu gelir.
Karşına ya iki sedef çekmece,
Ya iki mücevher kutusu gelir.
Vezirlerin iki tuğlusu gider,
Arkasından yedi tuğlusu gelir.
Şurada aptes alır Hüdavendigâr:
Yerden suyu, gökten havlusu gelir.
Dedeler adına “Meriç” demişler:
Sınırdan bir ana kuzusu gelir.
Arda’dan su içer turnalar, akşam..
Tunca’ya Tuna’nın kuğusu gelir.
Bülbülada’sını görsen sanırsın
Meriç’le Tunca’nın yavrusu gelir.
Bir yelpaze açar vadi, çiçekten:
Yurdumun şahane tavusu gelir.
Kovanlar, bahçeler birbirlerinin,
Ovada, kapu bir komşusu gelir.
Kovanlar, bahçeler, bağlar üstüne
Akşamın ya sisi, ya pusu gelir.
Sular der ki: “Uyu, Edirne’m uyu!..”
Mahzun Edirne’nin uykusu gelir,
Sazlardan nilüfer kokusu gelir.
Görünür yollarda bir başka yavru:
Sana Edirne’nin ahusu gelir.
Şimdi göğüslerin en haşarısı,
Şimdi dudakların uslusu gelir,
“İşte tenlerin en beyazı!..” derken
Bakışların da en durusu gelir.
Söyletebilirsen, konuşturursan
Ruha, sanki, bir dupduru su gelir,
Saçlarından ıtır kokusu gelir.
Taşları kararmış bir yol ucunda
Üçşerefeli’nin kapusu gelir.
Şu yana dönersen Eski cami’nin
Kesilmiş, biçilmiş avlusu gelir.
Atınca üç adım daha ileri
Bir serin kubbenin kuytusu gelir,
Dünyanın en güzel minareleri
Ve kubbelerin en uslusu gelir:
Türk’ün Trakya’da tapusu gelir.
Mihrabında bir teravi kılmaya
Denizler ardından yolcusu gelir.
Bilsen ki bağrında kanar bir yara.
Yarasını sarmak arzusu gelir.
Mahya olmak için Sultan Selim’e
Göklerden yıldızlar ordusu gelir.
Kubbeler menekşe, şerefeler gül..
Mermerinden çiğdem kokusu gelir.
Yazık ki yıkılmış Karaağaç’tan
Bugün artık ağıt kokusu gelir.
Edirne’ye “Mahzun Edirne!” sözü
Şimdi sözlerin en doğrusu gelir.
“Şu köprü köprümdür, geçeyim” dersen
Önüne yabanın namlusu gelir.
Şimalde baçene çıkmak istersen
Yolunu bekliyen bir pusu gelir
Ve hıyanetlerin kuyusu gelir.
“Nerdesin ey tarih?” dersen gözüne
Serdengeçtilerin koşusu gelir.
“Hani torunum?” der şehit ruhları;
Sana bir imtihan kaygusu gelir,
Cevap verememek korkusu gelir.
Çık da yeri, göğü dinle Kıyık’ta:
Tabyalardan hücum borusu gelir.
Tüter, buram buram tüter topraklar,
Topraklardan barut kokusu gelir.
Doya doya doldur göğsünü yolcu:
Genzine Arda’nın buğusu gelir.
Silinir tepeler, silinir dağlar;
Filbe’si, Sofya’sı, Şumnu’su gelir
Ve Kızanlık’tan gül kurusu gelir.
Şurda. “Sarayiçi” derer yoluna
Dünyanın en güzel korusu gelir.
Şimdi ışıkların köpük gibisi,
Şimdi gölgelerin koyusu gelir.
Kırkpınar’dır, birbirini tutmaya
“Benim” diyenlerin pazusu gelir.
Akar kalabalık, adaya kol kol…
Yolcusu, izcisi, avcısı gelir.
Bekle akşamı ki, akşam dalların
Bülbülü, ishakı, puhusu gelir.
Doldurur rüyanı eski âlemler..
Şarap, altın taşlar dolusu gelir.
Açma son sayfayı… ki yüreklere
En asîl intikam duygusu gelir
Ve yeminlerin en kutlusu gelir.
Şu dalları yaprağından öpmeye
Gökyüzünden saman uğrusu gelir.
Biz geldik, gideriz… Doğacaklara
Edirne’de doğmak arzusu gelir.
Arif Nihat ASYA