Edirne de Geçip Giden Hayatlar,Hatıralar…

Yılmaz Akçaalan Paylaşımıdır;
GEÇİP GİDEN HAYATLAR, HATIRALAR…
Sokaktan her geçişimde yoluma çıkardı; yüzü ağlamaklı bir halde “şey, şeye git de, bana borcu var, paramı al ondan, getir bana, adını yapamayacağım, hatırlamıyorum adını, söyle paramı göndersin bana”…
Her geçişimde aynı şey, belki biraz farklı kelimeler, ama aynı istek, aynı arzu…
Dinler, anlamaya çalışırdım onu.
Alacağı varmış birisinden, o parayı bir türlü alamamış, ama borçlunun ismini hatırlamıyor, “yapamayacağım adını” derdi. Yani ismini hatırlayamazdı.
Yaşlı bir kadındı, özensiz giyinir, elbiseleri neredeyse paramparça idi.
Aynı sokakta oturan hem evli kızı, hem de oğlu vardı. Ona bakmazlardı, ilgilenmezlerdi.
Çok değişik bir zaman dilimiydi sanki; o yaşlılara Edirne’nin yeni inşa olunan tren yolunda köprüler yapıldığını, köprülerin sağlam olması için insan kurban etmek gerektiğini, bu yüzden de seçilecek kurbanın mutlaka yaşlılardan seçileceğini söylerlerdi, bir kısmı inanırdı buna…
“Aman, başımıza bu da mı gelecekti? Aman Allahım” der dururlardı.
Balkan Savaşlarını yaşamış, Yunan işgâlini yaşamış insanlardı. Aralarında sohbet ederler, bir taraftan çamaşırlarını kocaman bir kazan içinde kaynatır, yan tarafta da eski hatıralarını anlatırlardı.
“Allah gâvurun yüzünü göstermesin” diye dua ederlerdi.
“Ah, nerede o eski kabaklar, ne tatlıydı, hiç şeker koymazdık ama ne güzel kabak tatlısı olurdu” derlerdi bazen.
“Tarlamızı sürdük, ektik, tam bostanlar olmuşken, “hadi Türkiyeye gidiyorsunuz” demişlerdi de, öküz arabasında geldik Türkiye’ye, her yer çamur içinde, bir evin iki odası vardı, bir odasında Rum aile otururdu, bir odasında da biz, ama geçinirdik” derdi anneannem.
Savaşlar, acılar insanları oradan oraya savuruyor, bir kasırga gibi uçurup yerlere saçıyordu demek ki…
“Ben Hamid zamanındanım derdi, çok sıkıntılar çekti deden, Rumlar ona hep işkence ederlerdi, o da biraz olsun işkenceden kurtulmak için leylek yuvasına çıkıp saklanırdı” derdi.
Bir taraftan mübadil olmanın, yerini yurdunu terk edip garip olmanın sıkıntıları, bir taraftan da yeni bir hayat kurmak için gayret etmek mecburiyeti, bir taraftan da tabi afetler.
Yerleştikleri köy sular altında kalıyor. Büyük sel, zor kurtuluyorlar bundan (Bosnaköy)…
Yeni iskân edildikleri evler o kadar harabe ki, içinde oturulamayacak kadar yıkık-dökük…
Mecburen kerpiç kesip, sığınacak ev yapıyorlar kendilerine…
Hayat onları öylesine kucakladı, vakti geldi, göçüp gittiler.
Geride bıraktıkları o küçük evlerinin bahçelerinde açan o hoş kokulu zambaklar kaldı…
Kenarda yıkık duvarların taş yığınları, artık evleri de kalmadı, hatıraları kaldı…