Hakan Akıncı'nın Kaleminden; SULTAN II. BAYEZİD KÜLLİYESİ (1484-1488)

Edirne İl Kültür ve Turizm Müdürü
Ahmet Hacıoğlu
İletisidir;
Hakan Akıncı’nın Kaleminden;

SULTAN II. BAYEZİD KÜLLİYESİ (1484-1488)

            Edirne, 1361 yılında Osmanlı Devleti’nin payitahtı olmasıyla beraber büyük bir kültürel atılım içerisine girmiştir. Kentin bu devirdeki yapılanması aynı zamanda Osmanlı’nın imparatorluk evresine geçişinin de altyapısını oluşturacak şekildedir. Sultan II. Bayezid Külliyesi de kentin diğer yapılarıyla beraber bu dönüşümün önemli simgelerinden birini oluşturmaktadır. Osmanlının sosyal ve kültürel çekirdeğinin oluşturulmasında külliye ve vakfiye sisteminin önemli örneklerinden biri olmuştur.
            Bursa’ın oğlu, İstanbul’un Babası, şehirlerin sultanı sultanların şehri, serhattaki Payıtaht Edirne’de inşaa edilen külliyenin yapımı Hoca Sadettin Efendi’nin Tacüttevarih’teki anlatımıyla (Cilt: III) şu şekilde gelişmiştir:
“Sultan II. Bayezid Han, II. Seferi Hümayun’a 1 Mart 1484 tarihinde İstanbul’dan çıkarak Edirne’ye geldi. Edirne Kentini şereflendiren padişah, halka geniş lütuf ve bağışlarda bulundu. Şehrin ileri gelenlerinden ve halktan gelen talep üzerine, hak ve adaletin hakimi olan padişah, kente bir şifahane yaptırmayı amaç edinmişti. Bu nedenledir ki yapı malzemesinin hazırlanması talimatını verdi. Tunca kenarında yapı için derin hendekler kazıldı ve yapının malzemeleri buraya toplandı. Tüm hazırlıklıklar bitince 25 Mayıs 1484 tarihinde yüce padişah uğurlu elleriyle bu  hayır kurumlarının temelini attı ve sayısız kurbanlar kestirerek yoksulların gönüllerini aldı.”
Dört yıl gibi bir sürede yapımı tamamlanan külliye, üç ana bahçe ve çevresinde teşekkül etmiş olan yapılardan oluşmaktadır. Bunlar, medresetül  etıbba, darüşşifa, imaret, cami, tabhane (misafirhane), hamam, değirmen, köprü, muvakkithane, mehterhane ve subyan mektebi’nden oluşan yapılar topluluğudur.
DARÜŞŞİFA (Hastane)
Müze, Sultan II. Bayezid Külliyesi içindeki darüşşifa ve tıp medresesi bölümlerinde yer almaktadır. Külliye ise Fatih Sultan Mehmet’in oğlu ve 8. Osmanlı Padişahı Sultan II.Bayezid tarafından yaptırılmıştır. Sultan II. Bayezid’in İkinci seferi Hümayun’a (Boğdan Seferi)  çıkmadan önce 23 Mayıs 1484 yılında temelini attığı, yapılar topluluğu 4 yıl kadar kısa bir süre içinde bitirilerek hizmete açılmıştır. Sefer dönüşü Kili ve Akkerman fetihlerinden elde edilen ganimetler bu külliyenin imarı ve geliştirilmesi için kullanılmıştır.
Külliyenin  Mimar  Hayrettin tarafından yapıldığına dair yaygın bir görüş vardır. Bazı kaynaklar ise mimar olarak Mimar Yakup Şah Bin Sultan Şah ismini belirtmektedir.
Yüzyıllar boyunca bu külliyede tıp öğrencileri yetiştirilmiş, şifahanesinde hastalara şifa dağıtılmış ve imarethanesinde fakir fukara doyurulmuştur. Mumhanesinde mumlar dökülmüş ve tabhanelerinde ise misafirler ağırlanmıştır. Külliyenin içinde yer alan cami Osmanlı mimarisinin klasik dönem mimarlığına giden yolda bazı uygulamaları ile öncü olmuş ve İslam aleminin en saf ve yalın anlatımlı camilerinden biri olarak kabul görmüştür.
Darüşşifa kısmı ise dönemin en önemli sağlık merkezlerinden biridir. Kuruluşunda her türlü hastaya hizmet vermiştir. Kuruluş vakfiyesinde hastanenin personel kadrosunda  2 cerrah ve 2 göz doktorundan da söz edilmektedir. Demek ki 1500’lü yıllarda bu mekanlarda göz hastalıklarına dahi bakılmaktaydı.
Daha sonraki yıllarda şifahane, akıl ve ruh hastalarına yönelik hizmet vermeye başlamış ve hastalar, dönemin tıp bilgi ve ilaçlarının yanı sıra, su sesi, musiki, güzel kokular ve çeşitli meşguliyetlerle tedavi edilmişlerdir.
Uzun yıllar boyunca hastalara şifa dağıtan bu şifahane, 1850’li yıllardan sonra, sadece ruh hastalarının tecrit edildiği bakımsız bir kurum haline gelmiştir. Bina bir yandan bakımsızlıktan, diğer yandan yatağı dolan Tunca Nehri’nin taşkınları sonucu büyük zararlar görmüştür.
1875 yılında Edirne’yi ziyaret eden Mehmed Esad Safvet Paşa, külliyeye de uğramış ve buradaki içler acısı durumu görüp, sadrazama rapor etmiştir. Hemen ardından patlayan 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı esnasında Edirne işgal edilince, buradaki hastalar İstanbul’a gönderilmiştir. Bunun üzerine İstanbul’dan Edirne Valiliği’ne bir emir gönderilerek, İstanbul’da bu tür hastalar için yer kalmadığı belirtilmiş ve şifahanenin onarılarak tekrar kullanıma açılması istenmiştir. Darüşşifa, 1896 yılında onarım görmüş ve ruh hastalarının tecrit ve tedavilerinde bir süre daha kullanılmıştır. 1910 yılında Alman mimar Cornalius tarafından bir onarımı daha gerçekleştirilmiştir. Hastanenin 1916’ya kadar açık olduğu bilinmektedir.
Külliyenin, camii hariç diğer bölümleri Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 1984 yılında Trakya Üniversitesi’ne devredilmiştir. Bir süre Trakya Üniversitesi Edirne Meslek Yüksekokulu’nun Restorasyon ve Duvar Süsleme Bölümleri burada eğitim öğretimini sürdürmüş ve aynı zamanda restorasyon çalışmaları da yürütülmüştür.
Darüşşifanın, Trakya Üniversitesi bünyesinde Sağlık Müzesi’ne dönüştürülmesi çalışmalarına ise 1993 yılında başlanmış ve 23 Nisan 1997 tarihinde müzenin açılışı gerçekleşmiştir. Darüşşifanın yataklı tedavi bölümü 2000 yılında aslına uygun bir biçimde mankenlerle düzenlenerek dönemin sağlık sisteminin canlandırılması amaçlanmıştır.
Müzenin darüşşifadan sonra ikinci bölümü olan Tıp Medresesi (Medreset-ül Etıbba) 23 Nisan 2008 tarihinde hizmete girmiştir. Bu bölümde ziyaretçiler 15.yüzyılın tıp eğitimine doğru bir zaman yolculuğuna çıkarılmaktadır.
MUSİKİYLE HASTA TEDAVİSİ
Musikiyle hasta tedavisi bu hastanenin özellikleri arasındadır. 10 kişiden oluşan musiki topluluğunun akustiği oldukça hassas olan bu mekanda haftada 3 gün verdiği musiki konserleri yankılanmadan binanın her tarafından rahatlıkla dinlenebilirdi.
Tedavide musikinin yanı sıra su sesi ve güzel kokulardan da yararlanılmaktaydı. Şadırvandan fışkıran suların çıkardığı ses, tedavinin önemli bir kısmını oluşturup, hastayı huzura kavuşturmaktaydı.Bu şifahanede tedavi ücretsizdi ve haftada 2 gün şehirdeki hastalara ücretsiz ilaç dağıtılırdı.
MUSİKİ MAKAMLARI
Osmanlı Şair Hekimlerinden Şuuri Hasan Efendi’nin  (Ölümü1639)
“Tadil-ül Emzice” adlı eserinde musikinin hastalıklarla olan ilişkisi şu şekilde tanımlanmıştır.
Rast Makamı: Havale ve felç illetine devadır.
Irak Makamı: Har mizaçlılara, sersam ve hafakana faydalıdır.
İsfahan Makamı: Zihni açar, zekayı arttırır, anıları tazeler.
Zirefgent Makamı: Sırt ve eklem ağrılarının ve kuluncun tedavisine faydalıdır.
Rehavi Makamı: Baş ağrısına devadır.
Büzürk Makamı: Ateşli hastalıklara iyi gelir, zihni temizler, vesvese ve korkuyu uzaklaştırır.
Neva Makamı: Irk’un nisa’ya iyi gelir.(Kadın hastalıkları)
Zengule Makamı: Kalp hastalıklarının devasıdır.
Hicaz Makamı: İdrar zorluğuna iyi gelir, cinsel yönden uyarıcı etkisi vardır.
Buselik Makamı: Kulunç ve bel ağrılarının ilacıdır.
Uşşak Makamı: Kalp, karaciğer, sıtma ve mide hastalıklarının ilacıdır.
HASTANE KADROSU
Darüşşifanın kuruluş vakfiyesinde,
1 baştabip, 2 tabip, 2 göz mütehassısı, 2 cerrah ve 1 eczacının bulunduğu yazmaktadır.
Bunların dışında yardımcı sağlık personeli ve idari görevli olarak 13 kişi daha çalışmaktaydı. Hastanenin yatak kapasitesinin ise 32 olduğu tahmin ediliyor.
Külliyenin vakfiyesinde belirtildiğine göre hekimbaşı günde 30 akçe, tabipler 10’ar akçe, göz mütehassısı ve cerrahlar 7 akçe, eczacı 6 akçe, katip 4 akçe ve diğer çalışanlar 3’er akçe ücret almaktaydı.
MEDRESET-ÜL ETIBBA (Tıp Fakültesi)
Külliyenin medresesi, dönemin en önemli tıp okullarından biriydi ve hastaneye hekim yetiştirirdi.Önem rütbesi açısından Osmanlının üst derecesi sayılan altmışlık medreseler arasında yer alırdı. Müderris adı verilen hocası ve yardımcısının yanında kütüphane görevlisi ve 18 öğrencisi vardı. Hocasına günde 60, öğrencilerine ise 2 akçe ödenirdi.
Tıp Medresesi 23 Nisan 2008 tarihinde müzenin ikinci seksiyonu olarak açılmıştır. Bu çalışma ile 15.yüzyıldaki tıp medresesi ve ders ortamı mankenlerle canlandırılmış ve ziyaretçilerin dönemin hekimlik eğitimi tarihinde bir zaman yolculuğuna çıkarılması amaçlanmıştır.
Bu bölümdeki uygulama günümüzün eğitim ve uygulama hastanelerini andırır.Tıp medresesinde eğitim gören öğrenciler aynı zamanda darüşşifada usta çırak ilişkisi ile eğitimlerini tamamlarlardı.
Evliya Çelebi, medrese için; “Külliyenin içinde Medresetü’l Etıbba ve odalarında talebeler vardır ki, her biri daima Eflatun, Sokrat, Filbos, Aristotales, Galen, Pisagor gibi alimlerden söz eden olgun tabiplerdir, her biri bir fenne yönelip, hekimlik ilminde kıymetli kitaplara değer vererek, ademoğullarının derdine deva bulmaya çalışırlar.” diye yazar.
Bu medresede okutulan ve birçoğu Sultan II.Bayezid tarafından bizzat bağışlanan tıp kitapları günümüze kadar ulaşmıştır. Dönemin hekimliğini anlatan 37 adet kitap şu an Selimiye Yazma Eserler Kütüphanesi’nde koruma altındadır.
SONRAKİ YILLARDA
Geçen zaman içinde, darüşşifadaki hizmet şekli değişikliğe uğramıştır. Personelinden de anlaşılacağı üzere, kuruluşunda çok yönlü bir hastane iken, bir süre sonra, sadece akıl ve ruh hastalarının tedavi edildiği bir ünite halini almış, daha sonra da bu tür hastaların tecrit edildiği bakımsız bir kurum haline gelmiştir.
1877-78 Osmanlı Rus Savaşı’nda Edirne’nin işgali ile, işlevini tamamen yitirmiş ve içindeki hastalar, İstanbul’a gönderilmiştir. 1896 yılında tekrar onarılan darüşşifa akıl hastalarının tecrit ve tedavilerinde bir süre daha kullanılmıştır.
Türk psikiyatri tarihinin önemli hekimlerinden Ord.Prof.Dr.Mazhar Osman’ın 1914 yılında burada kötü koşullarda tecrit edilen son akıl hastalarını zincirlerinden çözerek İstanbul’a götürmesiyle hastane bölümü kapatılmıştır.
EVLİYA ÇELEBİ DARÜŞŞİFADA
1652 yılında Edirne’yi ziyaret eden Evliya Çelebi, külliyeden ; “Orada bir darüşşifa vardır ki dil ile tarif edilmez ve kalemler ile yazılmaz.” diye bahseder. Ünlü seyyah, ayrıca külliye için şu ilginç tanımlamaları kullanmıştır.
“Böyle dikkat ve özenle yapılmış şifa yurdunun anlatılan odalarında, çeşitli hastalıklara tutulmuş zengin ve fakir, ihtiyar ve genç doludur”… “Bazı odalarda ilkbaharda delilik mevsiminde Edirne’nin aşk denizi derinliğine düşmüş sevdalı aşıklar çoğalıp, hekimin emriyle bu tımarhaneye getirilerek altun ve gümüş yaldızlı zincirlerle kerevetlerine takılıp, her biri aslan yatağında yatar gibi kükreyip yatarlar… Kimisi havuz ve şadırvanlara bakıp kalender hülyası kabilinden sözler eder, nicesi dahi o kemerli kubbenin etrafında olan gülistan ve bağ ve bostan içindeki binlerce kuşların cıvıltılarını dinleyip, delilerin perdesiz ve ölçüsüz sesleriyle feryada başlarlar”.
Evliya Çelebi, hastanenin musiki ile tedavi konusunu da şu şekilde anlatmıştır;
“Merhum ve Mağfur Bayezid Veli Hazretleri Vakfiyesinde, hastalara deva, dertlere şifa, divanelerin ruhuna gıda ve defi seva olmak üzere 10 adet hanende ve sazende gulan tayin etmiş ki, üçü hanende, biri neyzen, biri kemancı, biri musikarcı, biri santurcu, biri udcu olup,haftada 3 kez gelerek hastalara ve delilere musiki faslı ederler. Allahın emriyle, nicesi saz sesinden hoşlanır ve rahat ederler.
Doğrusu musiki ilminden neva, rast, dügah, segah, çargah, suzinak makamları onlara mahsustur.Ama zengule makamı ile buselik makamında rast karar kılsa insana hayat verir. Bütün saz ve makamlarda ruha gıda vardır…”
KÜLLİYENİN DİĞER BÖLÜMLERİ
Cami : Külliyenin merkezindedir. Yapı olarak çevresindeki yüzden çok kubbeli yapılar topluluğunun tepesine hakim bir görünüştedir. Kemersiz ve sütunsuz olup 20.58×20.60 metrelik bir kare biçimindedir. Mermer minberi taş işçiliğinin şaheseridir. Hünkar mahfili Osmanlı cami mimarisinin ilk örneğidir. Çift şerefeli 149 basamaklı İki minaresi 38.50 metre yüksekliğindedir. Mimarisindeki ciddiyet ve sadeliğiyle ünlüdür.
Tabhane (misafirhane) : Bu birim, caminin sağ ve sol beden duvarlarına bitişik dörderden 8 odadan oluşan misafirhane niteliğindeki yerdir. Buradan, nekahet dönemindeki hastalar, yolcular, işsizler ve konuklar ücretsiz olarak yararlanırlardı. Hastalar tam şifa bulunca, dinlenip yola çıkma durumuna gelince ayrılırlardı.
İmaret: Külliyenin asıl mutfağı imaret bölümündeydi. İmaret birimi 41 kişilik ekiple hizmet vermekteydi. İmaret bölümünde külliyenin tüm personeline, misafir ve şehirdeki ihtiyaç sahiplerine yemek pişirilmekte ve ücretsiz olarak dağıtılmaktaydı.
Mutfak içinde fodlahane denilen, ekmek pişirilen bir yer vardı.
Darüşşifa içerisinde imaret mutfağından ayrı olarak hastalara yönelik hekim önerisiyle yemek pişirilen bir diyet mutfağı bulunmaktaydı. 500 yıl önce hastalar için diyetin düşünülmesi ve burada uygulanması son derece ilginçtir.
MÜZENİN KURULUŞU
Trakya Üniversitesi eğitim ve sağlık kurumu olması nedeniyle bu binalarla ilgilenmiş ve 1984 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü, cami hariç diğer bölümleri Trakya Üniversitesi’ne tahsis etmiş ve ardından üniversite hızlı bir restorasyon dönemi başlatmıştır.
Onarım çalışmaları sonuçlandıktan sonra, binalar üniversitenin bazı bölümlerinin eğitim alanları olarak kullanılmış ve daha sonra 23 Nisan 1997 tarihinde Sağlık Müzesi olarak açılmıştır.
Müzenin Başarıları
Trakya Üniversitesi Sultan II. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi, ilk uluslararası başarısını 2004 yılında Avrupa Konseyi tarafından verilen Avrupa Müze Ödülü ile kazanmıştır.
2005 yılında Hırvatistan’ın Dubrovnik kentinde düzenlenen Kültürel Mirastaki En İyiler Etkinliğine katılmış, tanıtımı en iyi 2. sunum olarak seçilmiş ve Mükemmellik Kulübü’ne kabul edilmiştir.
2006 yılında Güneydoğu Avrupa Gazeteciler Derneği tarafından verilen Yılın Başarı Ödülü’nü almıştır.
2007 yılında Almanya’nın Köln kentinde Avrupa Kültürel Miras Birliği tarafından düzenlenen Ödüllü Müzeler Buluşması’nda Kültürel Mirastaki En İyiler ve Mükemmellik Kulübü En İyi Sunum Ödülü’nü kazanmıştır.
Sultan II. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi, “Müze, Galeri, Kütüphane ve Arşivlerin Hayat Boyu Öğrenmeye Katkısı” adlı Avrupa Birliği projesine katılmıştır. Leonardo da Vinci Hayat Boyu Öğrenme Programı kapsamında uygulanan bu proje 1 Eylül 2011’de başlamıştır. 2 yıllık bu proje, 7 ülkeden 8 partner ile tamamlanmıştır.
                                                                                                                 22.09.2014

                                                                               Öğr. Gör. Hakan AKINCI

                                                                                                              Müze Sorumlusu