Edirneli Şahsiyetler

Edirne milletvekili Av.Mehmet Şeref Aykut'un Malta hatıraları

maltadan hatıralar.şeref aykut (4)
MALTA bir acayip mahşeriydi. Orada her gün vükelâ meclisi kurulur, ayanı, mebusanı vardır. Münakaşalar, tenkitler, en serbest fikirler ortaya konulur ve en son kavga da, şamata da ve bazan biribiri üzerine saldırmalar da olur. Bunlar tel örgü hastalığının icaplarıdır. Lâkin kara günde bir ufacık aydınlık, bir soluk, bir ümit aramak, hayatın ihtiyacı, yaşamak için en muhtaç olduğumuz bir şeydir değil mi? Yürek sıkılınca vatandan uzak, vatana hizmetten uzak, vatan için can vermekten kahır ile-uzaklaştırılmış, bütün emelleri söndürülmüş bir Türkün zincirle bağlı, demir kafes içinde haykıran âciz bir aslan gibi çırpınması da pek tabiî bir şey!
Orada her şeye tahammül gösteren, daima gerilmiş sinirler yalnız vatan için ufacık bir ihmale dayanamazlar. Ruh¬larda bir isyan fırtınası koparmak için ufacık bir vesile kâfidir.
Gözler, Mataban burnundan süzülerek Akdenizin köpüklü mavi suları üzerinde kaya kaya Anadolu kıyılarına doğru çevriliyor ve pek tabiî olarak rüyalar da hep bu cennet vatanın halâsına çalışanlara dair oluyordu. Bu sebeple vatan için çarpışan kahramanlar hakkında ufacık bir tenkide tahammül kudreti kimsede yoktu… Hele mütarekenin kara günlerinde Türklüğün halâsından ümit keserek onu mutlaka galip devletlerden birinin mandası, vesayeti altına sokmayı iş edinenlere karşı asla.
Bizde yaşıyan bir iman vardı. Anadoluda fırlıyan Türk kurtuluş savaşının mutlaka muvaffak olacağı idi. Buna o- kadar gönül ve fikir bağlamıştık ki, yüreklerimizde dokunulmaz en mukaddes, en muazzez bir şey, bir din, bir iman, bir aşk ve nihayet İlâhî, semavî bir şey olarak yaşıyor, onu yaşatarak o ümidi besliyerek o çekilmez, bir dakikasına tahammül edilmez esaret zincirini taşıyorduk… Yalnız bir zindana kapatılmış bir mücrim gibi değil… Hayır, hiç olmazsa o mücrimin kendi filinin neticesine bakarak bir tesellisi, bir mantığı vardır. Zira; cemiyetin menettiği bir suç işlemiş bulunuyor, dili söylemese de kendi vicdanı ona ihtar eder. Biz, biz ise niçin bu San-Salvator’a, Vardela’ya, Polverista’ya getirilmiş idik? Malûm.
Bir gün Hamal Ferit, nasılsa eline geçirdiği bir kilo beyaz undan bir hamur yaparak, gazoz şişesini merdane gibi kullanıyor, bize bir suböreği yedirmek istiyordu. Hamal Ferit biz demokrat fukarasının Maltada velinimeti idi. Bulur, buluşturur, eline geçirdiği, İngilizlerden yakaladığı patates veya makarnayı yine binbir güçlükle bulduğu kömürle pişirip bize yedirirdi. Aristokrat dairelerinin biz fukara demokratlar kapısından bile bakamazdık. Onlar, paşalar, nazırlar, prensler, beyler bilmem nasıl oluyordu da devlethanelerinde gibi besleniyorlar, semizliyorlar ve dolgun midelerini şişire şişire biz demokrat fukarasına, arasıra lütfen birer sinek kaçıran selâm vermiye tenezzül ediyorlardı. Ferit ateşe bir tencere koymuş fıkır fıkır kaynatıyor, hamuru bu kaynak suda ıslatacaktı.
Duvar kenarına biz fukara da dizilmiş, şimdi pişecek nefis böreğin hayalî kokusunu alan boş midemizin sesini dinliyorduk.
Faik Kaltakkıran, Numan usta, Aka gündüz inciklerimizi dikerek Divrik di¬lencilerini imrendirecek sefil kıyafeti¬mizle duvara dayanıp çömelmiş oturuyorduk.
Bilmem hangi Ermeninin hoşuna gitmiyerek, îtilâfçılara yetiştirip Maltaya yanlışlıkla Türk sanılarak gönderilmiş bir Selanik dönmesi vardı.. O sıra kapıdan içeri girdi. O sabah, Maltız hizmetkârların gizli kampa soktukları İtalyan, Fransız, İsviçre gazetelerinden bay Hüseyin Cahit Yalçın’ın terceme ederek kara tahtaya astığı yazılardan birinci İnönü harbinin başladığını, Türk tazyikına düşmanların dayanamıyarak dağıldığını öğrenmiş, hepimiz biribirimizin boynuna sarılarak, sevinç göz yaşları dökmüştük. Bu zaferin neşesile gönüllerimiz ferahlamış, şimdi Hamal Ferid’in o samimî, tatlı, erkek sesile bize binbir türlü şakalar yaparak, lâf atarak söylediklerine gülüyorduk. Midemiz de özlediğimiz şu vatan yemeğini bekliyordu. Bu dönme mahlûk içeri girdi. Bu zafer sözü ağızlarda dolaşıyordu.. Pis pis, sinsi sinsi gülerek:
— Böyle bir zafer kabul edilse bile, muntazam ordularla, hele İtilâf devletlerinin beslediği, yardım ettiği, silâh¬landırdığı, paralar verdiği Yunanlılarla derme çatma, çetelerden toplanmış bir kalabalığın başa çıkabileceğine inanılır mı? Diye kara ve yılan dilile münase¬betsiz, münasebetsiz söylenmiye başla¬masın mı? Hamal Ferid’in iri gözleri dönmiye, kaynar suya dökmiye ha¬zırladığı hamurla dolu elleri titremiye başladı. Faik Kaltakkıran, bu küstah münasebetsize ağır, vakur lisanile mü-nasebetsizlik etmemesini, Anadolu a- yaklanması, millî kurtuluşun bir ifadesi olduğunu söyledi ve zaferin mutlaka Türk milletinde olacağını anlatmak is¬terken, Türklüğü yalnız kendi menfa¬ati zaviyesinden anlıyan bu dönek adam kameti azıttı.. Bilmem nasıl oldu, o sıra bir feryat koptu, kapıdan dışarı fırladı. Hamal Ferit kaynar su dolu tencereyi yakalayınca bu münasebetsizin kafasından aşağı geçireceğini anlıyan korkak dönme kendisini feryatlarla dışarı atmış kaçıyor, hem koşuyor, hem haykırıyordu.
Yüksek taş set üstünden kendisini aşağı fırlatan dönme mahlûk ile, gözleri gazaptan, hiddetten dönmüş, elinde kaynar tencere koşan Hamal Ferid’in arasına bahçede dolaşan rahmetli Haşan Fehmi, arkadan yetişen Numan usta, ve Faik girdiler, dönme de soluk soluğa kendisini, aralarından ayrılmadığı aristokratların dairelerine attı ve bir daha bizim demokrat kovuşları tarafına geçtiğini görmedik ve bir daha da kendisine aramızda selâm veren zuhur etmedi.
Edirne milletvekili Av.Mehmet Şeref Aykut