Kurucu ve teşkilâtçı büyük Türk Hükümdarı ; Fatih Sultan Mehmet – Prof. Tayyib Gökbilgi

Prof. Tayyib Gökbilgin
Kurucu ve teşkilâtçı büyük Türk Hükümdarı: Fatih Sultan Mehmet
Türkiye Devletinin kuruluşunda Ösmanoğulları Hanedanına mensup bazı hükümdarların
büyük rolü ve mevkii olmuştur. Tarihî hâdiseleri şahısların ve hükümdarların bir eseri gibi
telâkki etmek ve en mühim âmili başta bulunanlarda ve onların şu veya bu türlü hareketinde
aramak ne kadar doğru değilse, hükümdarların rolünü ve ehemmiyetlerini tamamen inkâr
etmek de o derece yanlış bir görüştür. Bu itibarla Osmanlı Devletinin kuruluş ve yükseliş
devirlerinde bazı padişahların enerjik ve dinamik şahsiyetleri Türkiye tarihinin seyrinde, umumî
akışında sosyal, ekonomik ve dinî âmillerle birlikte hatırlanılması ve doğru bir şekilde izah
edilmesi lâzımgelen mevzulardır.
Bilhassa Osmanlı Türklüğünün tarihinde, yükseliş devrini kendisi ile başlatmayı itibar ettiğimiz
Fatih Sultan Mehmed’e daha büyük bir yer ayırmak icabeder. Bu, öyle bir şahsiyettir ki
yaptıkları ve bıraktıkları ile hem Türkiye tarihinde bir Fatih, bir kurucu ve teşkilâtçılık
vasfiyle mümtaz bir mevki işgal eder, hem de dünya tarihinde, bir çok bakımlardan, büyük
bir ehemmiyet taşır.
Gerçekten, yalnız İstanbul’u alması, bütün Orta Çağ boyunca ekseriya en kudretli Şark
hıristiyanlığı devleti olarak görünen Bizans İmparatorluğunu inkıraza uğratması bakımından
bile, üzerinde durulması icabeden Fatih Sultan Mehmet her zaman alâka ve dikkati üzerine
çekmiş, hakkında uzun uzun tetkikler yapılmış bir kimsedir. Nitekim İstanbul Fethinin beş
yüzüncü yıldönümü münasebetiyle, bu tarihten önce ve sonra bu mevzu uzun zaman İlmî ve
tarihî bir aktüalite almış gerek memleketimizde gerek milletlararası tarih edebiyatında bu
hususta etütler, monoğrafiler ve tenkitler intişar etmiştir ve halâ etmektedir, kongrelerde tetkik
ve tanışma konusu yapılmıştır.
Bugün bu fethin 511 inci yıldönümünde de bu mevzuun bugünkü ve yarınki nesiller
için daima işlenmeye ve üzerinde durulmaya namzet bir konu olduğunu hatırlamamız
ve tekrarlamamız bu yüzdendir. Çünkü Fatih’i ve o devri iyice tanımak ve bilmek her cephesi
ile aydınlatmak bizim için hayati bir zarurettir. 0, bizim millî tarihimizi alâkadar ettiği,
Devletimizin kurucularından bulunduğu için bizim tarafımızdan daha çok ‘konuşulmaya,
incelenmeye ve tanınmaya muhtaç bir şahsiyet, millî bir kahramandır. Bu Osmanlı Türk
Hükümdarının büyük icraatı , dünya tarihinde geniş ve derin izler bırakan eserleri vardır.
Osmanlı Türklüğünün tarihinde öyle şerefli sahifeler açmış, devletimizin kökleşmesi ve
ebedileşmesine öyle şuurlu adımlar atmıştır ki, onu bütün hususiyetleri ile tebcil etmek ve
tarihimizde, cemiyetimizde ona lâyık yeri tâyin ve tesbit etmek ve bunu vermek vazifemizdir.
Doğu ve Batı Avrupa’yı bütün hayatı ve saltanatı boyunca, seferleri, fütuhatı, harekât ve
icraatı ile mütemadiyen meşgul eden Fatih Sultan Mehmet, Bizans imparatorluğu meselesini,
asırlık bir mesele olarak selefinden devir ve teslim aldıktan sonra, kısa bir zamanda bu işi
arzusu veçhile ve devletinin hayatî menfaatlerinin emrettiği şekilde halledivermişti.
İstanbul’un zaptı bu Imparatorluğun Merkezinin ve son kalesinin kaybedilmesinden başka
bizzat devletin de hayatına son veren bir hâdise olmuştu. Fakat, bu mühim tarihî hadisenin
yarım asırdan fazla bir zamanlık öyle bir evveliyatı vardı ve sonra da İmparatorluğun tasfiyesi ve
onun vârisi olmanın tevlit ettiği öyle meseleler çıkmıştır ki, Fatih Sultan Mehmet, ister yükselme
devrine giren yeni bir Imperium’un hükümdarı olsun, ister Bizans imparatorlarının idare ve
siyasetlerini, bazı mevzu ve sahalarda, devam ettirmek lüzumunu hi seden birisi bulunsun,
fetihten sonra da, ekseriya karşısında bir bizans meselesini görmüştü.
Nasıl ki, Osmanlı Devletinin kuruluşu devrinde, daima bir bizans problemi mevcut olmuş,
münasebetler hangi şekil ve rengi alırsa alsınlar, siyası, askeri, sosyal ve ekonomik temaslar
devam etmişti;
Yıldırım Beyazıt 1396 da İstanbul’u almak için ciddî tasavvurlara giriştiği ve imperatora
teslim teklifinde bulunduğu zaman da bu temaslar kuvvetli bir derecede idi. ve Bizans’ın
mukadderatı, Avrupanın bu memlekete yardım ve alâkasından fazla, bu Türk hükümdarının
problemi çözmek hususundaki azminin derecesine bağlı görünüyordu. 0 zaman Osmanlı
memleketlerindeki bütün kadılara, “Darülküfür Kostantaniye üzerine tevcih himayonum vaki
oldu, Ümittir ki iptidası Mahmut ve intihası fetihle mes’ut ola” der. Fermanlar gönderir. Yıldırım
Beyazıt sonradan, belki Sadrâzamı Çandarlı Âli Paşanın tavsiyelerine uyarak ve gayretinin
Balkanlarda ve Anadolu’da teksifini uygun görerek, belki de bir batı tarihçisinin dediği gibi,
deniz hâkimiyetini temin etmeden İstanbul’u elinde tutmaya muktedir olamayacağını
düşünerek, işi, istikbale bırakmıştı ve meselenin kat’î şekilde halli, arada bununla ilgili muhtelif
hâdiseler cereyan ettikten sonra, yarım asırlık bir teehhürle, Fatih Sultan Mehmedin enerjik
iradesine kalmıştı.
Fatih Sultan Mehmet, her şeyden evvel, mükemmel bir harp adamı vasfını gösterir.
İstanbul’un fethi esnasındaki azim ve gayreti, dahiyane fikirleri, Belgrad Muhasırası
sırasındaki şecaati ve ordusuna nümunei imtisal oluşu, Mora kalelerinin fethinde,
Muhasarasında ve sevk ve idare ettiği her harekette cesaretin, mukavemetin ve kahramanlığın
binbir misalini vermesi bunun birer delilidir. Sade kal’eler fethi değil, aynı zamanda ordular
mağlup etmek için, derin ve şümullü gaye ve hedeflerin tahakkuku uğrunda katlanmadığı
meşakkat ve zahmet yoktu. Hareket düsturu şöyle idi:
“Seyfi İslâm benim elimdedir. Eğer bu meşakkatlere katlanmıyacak olursam
gazi unvanına müstahak olamam, yarın huzuru rebbülâleminde duçarı mahcubiyet
olurum”, Fatih aynı zamanda, siyasî görüşü kuvvetli ve nafiz olan bir hükümdar vasfındadır.
İstanbul’u zabtettikten sonra, bu şehirdeki bizans sâkinlerinin bütün varlıklarına sahip olarak
yaşayabilmelerini, daha önce yaptığı vaatlara uygun olarak kabul ve temin etmesi, onların
padişahın gölgesi altında atalarının tanrısına bundan sonra da ibadete devamlarını
sağlaması, hülâsa kendi yurdunda köle değil fakat vatandaş istemesi bunu gösteriyordu.
Paleuluğ Hanedanının Thomos ve Dimitrius’un Mora’da hakimiyetlerine devam etmesi bu
zihniyetin bir neticesi idi, Fatih’in Bizans Devletinin hayatına son vermesini, asırlardanberi
Türkler ve rumlar arasında husule gelen yaklaşma ve kaynaşmanın, hâdiselerin ve askerisîyasi,
İktisadî şartların tabiî bir neticesi olarak ve bu sitratejik bölgeyi Osmanlı devleti hâkimiyeti
altında birleştirmesi şeklinde telakki eden tarih görüşü çok kuvvetli delillere dayanmaktadır.
Bu Türk padişahının, İstanbul’u fethettikten sonra Patrikhaneyi yeniden tesis ile ortodoks
ehaliye mezhep ve vicdan hürriyetini tanıdığı, gerek kendisinin gerek haleflerinin idaresi altında
şark kilisesinin dinî müesseselerine karşı hürmet gösterilerek iç idarelerine asla müdahale
edilmemesi yine bu ileri ve olgun, zihniyetin bir neticesi idi.
Fatih Sultan Mehmet, bu meseleyi cezri bir hal şekline bağladıktan sonra ilk işi
Balkanlar meselesi üzerinde düşünmek ve gayret sarfetmek oldu. Onun daima realist bir
görüşle hareket ettiği ve fütuhat siyasetinde de, kendisinin tertiplediği bir plâna göre, askerî
harekâta giriştiği aşikârdır.
Bu sebeple, Balkanları birliğe ve asayişe kavuşturmak hususunu ön plâna alınma en mühim
ve âcil meseleden başlayarak sıra ile diğerlerini de halle çalıştı ve muvaffak oldu. Türk fütuhatı
esnasında Balkanlar bir anarşi içinde idi. Her şehirde veya önemli bir mevkide feodal bir
senyor yerleşmişti. Memleketin parçalanması, iktidarın kararsızlığı, hâkim zümreler arasındaki
rekabet, şahsî ihtiraslar, kıyamlar ve gasıplar devamlı olarak tahammül edilmez bir durum
yaratmıştı. Bu itibarla, feodal rejimin suiistimal edilmesi bilvasıta Osmanlı fütuhatını hazırlamış
oldu. Halk nazarında itibarını kaybeden senyorlar Türkler nezdinde bir istinatgâh aramışlar ve
onların hâkimiyeti altına girmişlerdi.Bunların başında, şüphesiz ki, harp despotluğunun durumu
ve arz ettiği hususî vaziyet geliyordu. Babasının zamanında, hattâ daha evvelden beri
Osmanlı devletinin en hassas noktası orası idi. En tehlikeli ve en tahripkâr tecavüzler o yoldan
geliyordu. Macar Kumandanı Hunyadi’nin îzladı derbinden tâ Balkanların ortasına kadar gelişi,
dağınık balkan kuvvetlerini toplayarak Haçlı Ordusu teşkil etmesi, her şeyden evvel, harp
despotluğunun zayıf ve Balkanlar dışındaki hıristiyan âlemine mukavemet edemiyecek
durumda, bilakis, onların emellerine âlet olacak bir bünyede bulunmasından ileri geliyordu.
Binaenaleyh, ilk halledilecek mesele, lafzî bir hükümranlık sahibi olan ihtiyar harp despotunun
hükümetini, Balkanlar hegemonyasını elinde tutan, Fatih’in imparatorluğuna ilhak işi idi.
Bu sayede, Balkanlar haricindeki katolik dünyasının, orta Avrupa’nın Balkan memleketlerine
müdahalesi önlenecek, kendilerini propugnaculu christiantis ve athleta christi ve
propugnatares christi Miles addedenlerin, başta macarların, Tuna’nın cenubunda hâkimiyet
veya nüfuz tesis etmelerine imkân kalmıyacaktı.
Ortada zaten bir de sıhriyet meselesi vardı. O devrin Devletler Hukuku telekkisine göre,
Sırbistan üzerinde, Osmanlı hükümdarının veraset hakkı iddiası olabilirdi. Diğer taraftan Sırp
kilisesi, Bizans Patrikhanesine merbut olduğu Ortodoks Kilisesi de daima yeni vaziyetlere
intibak kabiliyeti gösterdiği için nisbi bir kolaylık mevcuttu ki, bunu 1459 hâdiselerinde görmek
mümkündü, İşte Fatih’in İstanbul’u zaptını müteakip, birbirini takiben Sırbistan’a seferler
yaparak sonunda bu işi tasfiye etmesi bu vaziyetlerin tabiî bir neticesi sayılabilirdi. Bundan
sonra, Sırp kilisesi de, rum kilisesi gibi, teşkilâtını muhafaza ve vazifesini icra etmek,
mevcudiyetini idame hususunda daima Türk devleti ile bir tesisine çalışmıştı. Aynı suretle,
Sırplılar. imparatorluğun askeri ve İdarî teşkilâtında asırlarca müddet mevkilerini muhafaza
etmişlerdi. Fatih Sultan Mehmet, Balkanlarda devletin emniyetini Tuna ve Sava nehirlerinde
gördüğünü ve bu nehirlerin beri tarafında kayıtsız ve şartsız vassal beylerin bulunmasını
istediği içindir ki, bu memleketleri en müsait ve en lüzumlu bir zamanda imparatorluğa
ilhak etmek siyasetini gütmüştür. Bu sene de, Arnavutluk’ta vaziyet aşağı yukarı
böyledir, ve buralarda Osmanlı hâkimiyeti mutlak bir şekilde tesis edince orta ve batı
Avrupada da heyecan ve telaş artmıştı. Bir batılı tarihçi bu hissiyatı bir endişe şeklinde şöyle
ifadelendirmektedir:
“Türkler şimdi bütün Avrupa’nın en mühim bir problemi haline geldi. Avrupa duçar
olduğu korku sebebiyle, her gün istemiyerek ona teveccüh etmekte ve bu andan itibaren ona
daima büyük bir dikkat atfolunmaktadır Fatih Sultan Mehmed’in disiplinli idaresinde ve
müslümanlığın müttehit, ahlaki birliğinde gizlenen kuvvet ancak şimdi keşfedilmiştir. Artık geç
kalındığı zaman, Bizans İmparatorluğunun ve kudretinin varisi olan, Türkler Avrupa siyasetinin
korkunç bir âzası haline gelmişlerdir”.
Bu hükümlerde büyük bir isabet payı bulunduğu aşikârdır. Diğer bazı izahların
meselâ,Fatih’in zaferlerinin şimal yollarını, Karadeniz yolunu Cenevlzlere, Antalya yollarını
Venediklilere kapadığı, Avrupa’nın Doğu ile ticarî münasebetlerine sekte verdiği yolunda
ötedenberi ileri sürülen bir görüşün yanı sıra, maruf bir Romen tarihçisinin şu görüşü üzerinde
de durmak gerekir: O der ki: “İstanbul Türklerin eline geçince, büyük bir imparatorluğun
merkezi oldu, bu devletin hududu Tuna’dan Nile, Fırat’tan Adiryatik’e kadar genişledi.
Payitahtın son iki asır boyunca o kadar azalan ahalisi, fetihten sonra, sür’atle arttı.
İmparatorluk Merkezi olan İstanbul için hakikî restorasyon, buraya İznik imparatorunun, Mişel
Paleoluğun avdeti değil, fakat Fatih’in girişi oldu”. Filhakika, şekil ve tepkisi ne olursa olsun,
Fatih Sultan Mehmet, Avrupa için mühim bir mevzu idi ve hareketleri Batı dünyasını
mütemadiyen ve yakından alâkadar etmekte idi. O da, Avrupa’nın en çok temas ettiği
milletlerinin denizci ve denizlere hakim milletler olduğunu, bunların ise hüküm ve nüfuzlarının
her tarafta carî bulunduğunu, bilhassa Venediklilerin donanmaları sayesinde deniz
hâkimiyetini elde ederek Akdeniz adalarını ellerine geçirdiklerini ve Anadolu—Rumeli
sahillerindeki Türk memleketlerine de zaman zaman zarar verdiklerini görüyordu. Bunun için
büyük bir donanma teşkili, deniz hâkimiyetini ele alması ve denizci devletlerin yakın doğudaki
kuvvetlerine bir darbe indirmek suretiyle insiyatifi bu sahada da eline almayı istemesi
siyasetinin ana prensiplerinden biri oldu, ve aldığı geniş ve şümullü tedbirler sayesinde bu fikrini
saltanatın sonlarına doğru kısmen tahakkuk ettirdi.
Fatih’in Anadolu’da takip ettiği siyaset Osmanlı idaresi altında Türk vahdetini kurmaktı
ve varmak istediği sınır da hiç olmazsa Fırat nehiri idi, İsfendiyarzade İsmail beyden Sinob’u, ve
Kızılahmet’ten Kastamonu’yu alması, Karaman memleketlerini evvelâ himâyesi altına sonra
da doğrudan doğruya idaresi altına alması bu maksadın teminine matuf idi.
Memleketlerini ellerinden aldığı beylere Rumeli’de mukabilinde sancak vermeyi de
ihmal etmezdi, İsmail beye Vize’de, Alâiye’de bulunan son Selçuklu beyi Kılıçarslan beye
Gümülcüne’de toprak vermiş ve kendilerini serbest bırakmıştı. Esasen Osmanlı Devletinin
tâ ötedenberi tatbik ettiği bir kolinizasyon siyaseti vardır ki, Anadolu’nun muayyen
mıntıkalarıdan nakilleri kolay olan Türkmen cemaatlerini, yörük kabilelerini Rumeli’ye
geçirmek, orada onlara bazı askerî vazifeler mukabilinde yaylan ve kışlaklar vererek Balkan
Yarımadasının türkleşmesine çalışmak bu siyasetin bir veçhesi idi. Çok evvellerinden
başlayarak zaman zaman bu gibi göçebe Türkmen boy ve oymaklarının Makedonya, Trakya
ve Bulgaristan’da iskan edilmeleri, Anadolu Türk Feodal beylerinin buralarda yerleştirilmeleri
ile de takviye edilmiş bulunuyordu, Fatih Devrinde de bu topraklarda yurt tutan Gaziler bundan
sonra asırlarca müddet İmparatorluğun askerî ve idari vazifelerinde türlü türlü hizmet ve vazife
alan Türk-İslâm tabakasını teşkil etmişlerdir. Diğer taraftan, Fatih’in teşkilâtçı ve kurucu
vasıflarını bize gösteren diğer bir cephesi de o devirde tatbik edilen umumî imar ve kolunizasyon
hareketleridir. Bilhassa ehemmiyet verdiği şey İstanbul’un şenlenmesi idi. Daha ilk
zamanlardan itibaren fethedilen bir çok yerlerin ahalisinin üçte biri İstanbul ve civarına
nakledilmişti. Sırbistan’dan, Mora’dan, Kefe’den veya Karaman memleketlerinden bir çok ahali
İstanbul’a gelip yerleşmişlerdi. Padişah Dursun beyin ifadesiyle, bu şehiri “ekalimi ber ve bahr
mekalidine miftah olmağa dahi kabil ve münasip” bulmuş “vüzerâ ve ümerasına ve kullarına
ilâm” ederek ” tahtım İstanbul’dur” demiş ve buranın imar ve tezyinine girişmişlerdi. Bu hususta
aldığı tedbiri anlatan müverrihimiz, her taraftan zengin fakir bir çok kimsenin gelerek evler ve
saraylar yaptıklarını, yine memleketin diğer köşelerinden gelen “mütehavvil yâni tacirlerin
gayretiyle” âli bezazistan ve çarşılar ve pazargâhlar ve anide ve revende için vâsi
kervansaraylar da yaptırıldığını bildirir ve bizzat kendisinin de amucası Cebin Ali beyle birlikte,
İstanbul’a ilk gelerek yerleşenlerin hüviyet ve emlâkini kayıt ve tahrire memur edildiği de ilâve
eyler.
Fatih’in cülusu ile birlikte Osmanlı ülkesinde ve cemiyetinde felsefî ve İlmî düşünüşün de
inkişaf ettiği ve bu devir İlmî faaliyetlerin, Hükümdarın ilme karşı gösterdiği alaka ve himayenin,
hareket noktası olduğu görülmektedir.
Fatih bir taraftan maddî medeniyet ve imran sahasında gayretler sarfederken, diğer
yandan bir kanun adamı olduğunu, devrinde tedvin edilen ilk”Kanunnamei Âl-i Osman” ı ile
tarih sahnesinde göründüğünü gösterirken, bir taraftan da ilim, felsefe ve sanat hareketlerine
en büyük önemi vermekte, boş zamanlarını daima ilim adamları ile ilim ve felsefe meseleleri
üzerinde münakaşa ile geçirmekte idi. Devrinde onun teşviki ile Doğu*dan Batı´dan bir çok ilim
ve felsefe eserlerinin tercümelerine girişilmesi, Batılı meş’hur sanatkârları sarayında toplaması
onun yüksek vasıflarının birer şahididirler. Bu hareketlerinde samimî ve büyük toleransı onu
pek çok haleflerinden ve seleflerinden ayıran ve mütemayiz bir mevkie çıkaran meziyetleri
olmuştur.
Fatih hükümdar ve devlet reisi olarak ele alınınca görülür ki devrinin en büyük
şahsiyetleri ile boy ölçüşecek ve hattâ onlara üstün durumda bir hükümdardır. Ne İmparator
Frederik, ne Macar Krali Kordin Matyaş, ne Leh Kralı Yakellon Kazimir ne de diğer İtalyan prensi
ve hükümdarları Fatih çapında kimseler değillerdir. Bunlardan bazıları ile aralarında benzer
noktalar yoktur.
Meselâ Manyaş da Fatih gibi millî bir siyaset takip ve memleketi dahilinde birliği temin eder.
Floransa Dukası Lorenzo Mediçi de Fatih gibi ilim ve sanat sahibidir, Bir renesans
hükümdardır. Fakat Fatih’in haiz olduğu bütün meziyetleri bir arada nefsinde toplayan devrinin
başka bir hükümdarı yok gibidir. Bu büyük Türk hükümdarını, devletimizin banilerinden ve
Türklüğün mefahirinden olan Fatih Sultan Mehmed’i İstanbul’u fethinin 508 inci yıldönümünde,
bütün müstesna vasıf ve meziyetleri ile bir defa daha hatırlarken hâtırasını taziz etmeyi Türk
Üniversitelerinin ve Türk tarihçilerinin en birinci vazifesi sayar, sözlerime burada nihayet veririm.