Ekmekçioğlu Ahmet Paşa,Ekmekçioğlu Kervansarayı,Tunca Köprüsü..


Ekmekçioğlu  Ahmet Paşa
Edirne’mizin istasyon caddesinde tunca üzerinde büyük bir köprü vardır ki bu köprü
“Türk san’atının Trakya’daki yüksek tanıklarından, ölmez eserlerinden biridir” Bundan üç yüz otuz yıl önce yapıldığı halde şimdiye kadar birçok geçitler gördüğü nice büyük seller, ne korkunç  yer deprenmeleri  geçirdiği  halde bir taşı bile düşmemiş,yine eski güzelliği ile, büyüklüğü ile gelip geçenlere şaşkınlık vermekte, hele san’attan  anla­yanlara parmak ısırtmaktadır.
      On yedinci asrın başlarında yani 1608 yılında, ki mimar Si­nan’ın ölümünden yirmi sene sonra yapılmağa başlamış olan bu köprü, ne bir padişahın, ne de hükümetin parasiyle yapılmamış­tır. Bunu, adını yazımıza başlık koyduğumuz Ekmekçi oğlu Ah­met paşa yaptırmıştır. İşte biz bu sayımıza Ekmekçi oğlunun biyografisini koyarak onunla genç­lerimize bir örnek vermek isti­yoruz.
      Ekmekçi oğlu Ahmet Paşa  doğup  kopma Edirneli olup Si­pahi Mehmet ağa adında bir adamın oğlu idi. Kanunî zama­nında, Osmanlı Türklerinin Av­rupa’ya korku saçtıkları, bütün dünyayı  kılıçlarına baş eğdir­dikleri o çağda doğmuş; yetiş­miş, babası gibi sipahi olmuş idi.
O asır, Edirne’nin yine pek parlak bir asrı idi. Hükümet merkezi Fatih Mehmet zamanından beri İstanbul’a kalktığı halde Edirne yine eski parlaklığını kaybetmemiş pek çok düşünceli, yurtsever adamlar  yetiştirmekte idi. Ekmekçi oğlunun doğup bü­yüdüğü o çağlarda yalnız Edirne şehrinde Tıygi gibi, Azerî gibi on, on beş ateş dilli şâir, pek çok okumuş, bilgin adamlar var­dı. Bunu tezkireleri, tarih kitap­larını incelemekten anlayoruz ki  Edirne tarihi yazıldığı zaman hepsini söyleyeceğiz.
İşte Ekmekçi oğlu Ahmet böyle bir çağda askercesine bir terbiye görmüş, kafası büyük di­leklerle dolu olarak yetişmiş idi; Rahmetlinin gençliğinde ba­şından geçen bir efsane vardır ki tarih kitaplarımıza kadar geç­miş, hattâ Urfalı Şâir  Yusuf  Nâbî’nin bile kulağına erişerek par­lak bir manzume yazmasına ve efsaneyi yaşatmasına sebep olmuştur. Bizde o efsaneyi dili­mizin döndüğü kadar kısaca an­latalım : Ekmekçi oğlu gençliğinde de cömertliği ile, bol vergisi ile şan almış, yaşıtları ve arkadaşları arasında  söz sahibi olmuş idi, Kendisine uyanlar, düşüp kalk­tığı gençler de hep uyanık fi­kirli gençler, ileride büyük adam­lar olmağı, yurda, millete yarar­lık etmeyi başlarına koymuş adamlar idi.
Üçüncü Murad’ m günlerinde yine bir ulûfe ( üç ayda bir as­kerlere verilen aylık) zamanı idi; Ekmekçi oğlu Ahmet ağa, arkadaşları olan Zübde bey, Baki ağa ( ki sonra bu da paşa olmuştur), Miyrim çelebi, Sinan Beyzade, Karanfiloğlu ile birlikte Edirne’den kalkıp ulûfe almak için İstanbul’a gitmişler idi. Genç adamlar İstanbul’da yeyip içiyorlar, gezip tozuyorlardı, işte o sı­rada bu Edirne’liler Galata’da bir meyhaneye dadanmışlar, ak­şamları orada toplanıyorlar, içki içiyorlar, saz dinliyorlardı. Tabiîki bu toplantılarda da başkanlık eden Ekmekçi oğlu idi. Bir ak­şam Mevlevi dervişi kılığında biri de o meyhaneye gelir, bunları (Aşkolayın) diye selâmlayarak bir kenarda oturur, orada sessizce keyif yapar. Bizim Ekmekçi oğ­lu da usulla meyhaneciye ısmar­layarak dervişten para aldırmaz ve bol bol meze de gönderir. Devrisi gün, daha devrisi gün derviş hep o meyhaneye gelir, Ahmet ağanın şarabını içer ve  mezesini yer. Fakat sonuncu gün, derviş, bizim Edirne’liler henüz konuşmanın koyusunda iken yerinden kalkarak yanlarına gelir:
— Ben, artık buradan gidiyorum, kaç gündür ekmeğinizi ye­dik; bize de karşılığını yapmak gerek; ne dileğiniz varsa isteyin; Tanrı kapısı açıktır; istedi­ğiniz olur – dedi. Orada olanlar gülüştüler.
Ahmet ağa, – Pekâlâ dervişim, isteyelim – dedi. Son­radan bu efsaneyi anlatan Zübde bey, Edirne’nin kethüda yerliğini, Miyrim çelebi silâhdar kethüdalığını, Sinan bey oğlu Mustafa ağa Edirne ihtisap ağa­lığını, Karanfiloğlu Süleyman Muradiye mütevelliliğini istediler.
 Baki ağa ise, – Ben yeniçeri adamım, kırk bin altın isterim – dedi. Derviş te hepsine ayrı ay­rı dua etti. Ahmet ağa susuyordu.
 Ona – Sultanım, sen gönlünü yüksek tut; bunlar gibi alçak olma – dedi.
Ahmet ağa, – Sen ne münasip görürsen onu lütfet – dedi. Derviş, – Yok; senin istemen şarttır – dedi ise de Ek­mekçi oğlu yine sustuğundan derviş başını aşağı eğip  biraz durduktan sonra gülerek kal­dırdı; – Osmanlı devletinin işle­rini döndürmeği sana verdiler. Adın padişah tuğrasına uygun olacak – dedi. Meclistekiler gülüşüp Ahmet ağaya seni padişah yaptı diye eğlendiler.
Derviş; Tanrıda cimrilik yok. Veren de o, alan da odur. Bizi bu işe gön­derdiler. Haydi Allahaısmarladık – deyip çıktı.
Ahmet ağa; arkasından yetişip bir kaç para verecek olduysa da derviş kabul edip almadı. Üstünden yıllar geç­ti, Baki ağa bölüğe çıktı; kâh cizyedar, kâh maslahatgüzar olarak zengin oldu. Kendi ağzın­dan işitildiğine göre kırk bin al­tına el vurduktan sonra işi geri­lemeğe başlamış ve bir daha ile­ri gitmemiş. Zübde bey, Mirim çelebi, Karanfiloğlu Süleyman, Sinan bey oğlu hepsi diledikle­rine ermişler; fakat orada kal­mışlar; bizim Ekmekçi oğlu ise zamanla kâh Mukataacı, kâh emin olarak üçüncü Mehmet za­manında Damat İbrahim Paşa’nın sadaretinde baş defterdar ve vezir oldu. Birinci Ahmet tah­ta çıktığı zaman defterdar oldu­ğu cihetle adı da padişahın adı­na uygun olarak Mehmet oğlu Ahmet tuğrasını çekti ve tam on sekiz yıl defterdarlık etti.
Tarih, Ekmekçi oğlunun, ken­dinden kuvvetlilere karşı pek sokulgan olduğu halde, kendin­den zaif gördüklerine karşı da pek amansız olduğunu söylüyor. Hattâ Kuyucu Murat paşanın Halep beylerbeyliği ile Avustur­ya seferlerinde bulunduğu za­manlar, sadrazam Damat İbrahim Paşanın Murat Paşayı koruma­sına karşı, paşalık züğürt adam­ların işi değil, diye söylendiğini, Kuyucuyu adam yerine sayma­dığını Murat paşa işitmiş, Ek­mekçi oğluna kinlenmiş, sonra sadrazam olduğu zaman öldürtmeyi tasarlamış olduğu halde Ekmekçi oğlu ancak uyanıklığı ve saraya birinci Ahmed’e sığın­ması sayesinde canını ve yerini kurtarmış idi. Bunlar da tarih­lerde uzunuzadıya yazılıdır. Ku­yucu öldükten sonra yerine ge­çen Nasuh paşa da Ekmekçi oğlunu sevmezdi. Fakat Ekmekçi oğlu daha atik davranarak Na­suh paşayı sultan Ahmed’e öl­dürttü.
Ahmet paşa defterdarlıktan sonra bir aralık ta kaymakam­lıkta bulundu. Fakat çok istedi­ği sadarete geçemedi. En sonun­da ikinci defa kaymakamlığı yi­ne kendinin bilirken o yere baş­kasının geçmesi ona pek dokun­du. Kahrından hastalanıp öldü.
Ahmet paşa, hesabını bilir adam olduğu için pek zengin idi. Edirne’mizdeki köprüyü, ta­rihinde dendiği gibi Tunca neh­rini altın ve gümüşle doldurarak, yani pek çok para harcederek yaptırmıştır. 1608 de başlanan bu köprü tam sekiz yılda bitmiştirki bunu da şâir Kisbî mer­humun köprünün bitmesine söy­lediği Miberi muteber tarihinden anlıyoruz Kâmi’nin köprüye söy­lediği tarihi de buraya yazalım:
Ekmekçi zade Ahmet paşayı
                 kâm kâri
Hayratını görenler etmez mi
                hayrile yâd
Bu devlet içre defterdar oldu
                on sekiz yıl
Bâhaşmeti vüzaret Bâdevieti hudadad
Doldurdu Tunca nehrin bîşüphesimü zerle
Bu cisri bîadili lillah etti bünyad
Maksudu bir duadır elbet gelip geçenden
Lâyık budur ki sen de ruhunu edesin şâd
Kâmî dedi esas: müstahkemine tarih
Zibende rahı gülşen bu cisri Ahmedi âbad:
Kadibüniye fi seneti 1016
 
  Ekmekçi oğlu daha sonra da birinci Ahmed’in Edirne’ye gel­diği vakit Ayşekadın camiine karşı bir kervansaray yaptırmış tır ki bu da doğrusu büyük eser­lerden ve Türk mimarlığının canlı tanıklarındandır. Onun ki­tabesini de buraya yazalım:
 
Feridun menzilet şemsi felek kadrü melek haslat
Ki yani Hazreti Han Ahmet ol şahı kerem mutad
Süvar olup saadet rahşına seyrü şikâr için
Rikâbına düşüp puyende saydüfken nice sayyad
O zıllullah Edirne tahtgâhına salup saye
Hümayun Bahtı [[1]] ile halkı şehri eyledi dilşad
Olup mail o şehri diiküşaya şahı dânâdil
 Murad edindi bir hanı cedidi eyleye iycad
Yapılsun diye ferman idiycek ol haı âlişan
 Veziran içre defterdarı oldu emrine münkad
Bina kıldı o dem bir hanı dilkeş âbı kevserveş
Anın tarhında makdurunu sarf etti nice üstad
Olup rahat resanı rehrevan ol hanı âlişan
Mekin olan safalar kesbedip gamdan ola âzad
Metanette bu resme olmadı mihmansaray elhak
Rübatı âlemi bennayı kudret edeli bünyad
Temaşa eyleyüp Kisbî dedi itmamına tarih
Yapıldı Hanı Sultan Ahmet oldu bîbedel âbad 1018
 
Tarih taşında her dört mısra bir sıraya, yalnız en aşağıki iki mısra daha ortaya getirilerek ya­zılmıştır.
Edirne’de Y ediyolağzındaki Havlucular hanı da Ekmekçi oğlunun evkafından olup köprüsü­nü her gün süpürenlerin oturma­larına meşrut olarak, Darülhadis civarında İbniarap mahallesinde birçok ta evler vakfetmiş idi,
Edirne tarihçisi rahmetli Bâdi Kaltakkıran, bunlardan dokuzunun kendi zamanına kadar dur­duğunu yazıyor ki Türklerde temizliğe ne kadar önem veril­diğini bu da gösterir.
Edirne’de Hakim Lârî camii yanındaki Gülşenî tekkesi ve içindeki cami de Ekmekçi oğlunundur. Merhumun Ereğlide de yarım bir hanı olduğunu tarihler söyledikleri gibi İstanbul’da Şehzadebaşında da bir medresesi vardır. Ahmet paşanın mezarı da işte o medrese avlusundadır.
Ekmekçi oğlu Ahmet paşa­nın en büyük hayırlarından biri de malından yüz yük para (kırk bin altın lira) ayırarak Ozu ka­lesini onartması ve onun karşısın­daki Kılburun kalesini yaptırmasıdır. İlerisini iyi görür bir adam olduğunu bugün Dineper dedi­ğimiz Ozu suyunun ağzında böy­le kaleler yaptırması ile anlaşılır.
 
Ahmet paşa öldüğü vakit bin yük parası daha çıkmış ve hâzi­neye zaptolunmuştur.
 
Tarih ile uğraşanlar Ekmekçi oğlunu üçüncü derecede vezir­lerden sayarlar. Üçüncü derece de vezirler böyle ilerisini görür, yurdunu ve ulusunu sever adamlar olurlarsa ikinci, birinci derecede olanları düşünmeli.
Ne mutlu ben Türküm diyene? diyen ne doğru söylemiş değil mi?
 
 

[1] Birinci Ahmed’in şiirde kullandığı Bahtı adına bu mısrada
işaret vardır. Bahtı ebcet hesabı ile 1012 olup birinci Ahmed’in Osmanlı tahtına geçmesi de hicretin 1012 senesinde idi.
 
 
 
Kaynak; trakya Üniversitesi Kütüphanesi 
Osman Nuri Peremeci
Altıok dergisi 
SAYI..25..ŞUBAT 1936   YIL..3