Bir Çift Mavi Göz,(Bir Edirne Hikayesi) HAKAN ŞEVKET Telkes

 Serhad Şehrimiz Edirne ile ilgili harika  bir  hikaye,okumalı-okutmalısınız Edirne ve köylerinde yaşayan veya çeşitli nedenlerle Edirne’den göç etmek zorunda kalan her ailede, 1829 Rus harbi – 93 (1877-78) Rus  harbi – 1912-13 Balkan Savaşı – 1920-1922 yunan işgali neticesi oluşan katliamlar  ve ardından göçler nedeni ile bir çok acılar çekilmiştir,çekilen bu acılar nesilden nesile günümüze kadar aktarılmıştır,bu öyküyü de okurken ninelerimizden,dedelerimizden dinlediklerimizi hatırlayacaksınız, emeğinize sağlık Hakan Şevket Telkes başarılarınız daim olsun..
 
Öykü Yazarı; HAKAN ŞEVKET Telkes
atam1
                    Bir Çift Mavi Göz
Bölüm1
Yaman geçerdi Edirne’nin kışları, soğuk olurdu, buz gibi olurdu, dondururdu.
Edirne’nin kışları yamandı, aman dinlemezdi.
Bu aman dinlemez, yaman kışlarından birini daha yaşıyordu Edirne 1922 yılının Kasım ayında ve 1922 yılının Kasım ayının 23. Günü sabaha karşı uykusuzluktan kan çanağına dönmüş gözleriyle 14 yaşındaki Şevket, bu aman dinlemez kışı iliklerinde hissediyordu.
Ayağında annesinin ördüğü yün çoraplardan giymişti, 2 tane hem de, üst üste. Üzerinde yine annesinin ördüğü 2 kazak…
Ama soğuk bana mısın demiyordu.
Dışarıda Edirne’nin aman dinlemez yaman kışı tipi olup, kar olup yağıyordu.
Dışarıda uğultulu bir rüzgar…
Tipi olup yağan karın cama vuruşları, camı titretişleri ve camdan içeri sinsice giren soğuk…
Soğuk içeriye sinsice giriyordu ama artık iyice çıkmıştı sinsilikten. Bu eski, yer yer dökülmeye başlamış küçük köy kahvesinin sedirinde Şevket, üzerinde kat kat kazak ve çorap ve iki tane kışlık yorgan olmasına rağmen, bu sinsi, ama artık sinsilikten çıkmış olan soğuğu tüm bedeninde hissediyordu.
“Donuyorum galiba” diye düşündü. “Birazdan soğuk iyice işleyecek bedenime ve yavaş yavaş öleceğim burada öyle mi?”
Soğuktan nasıl ölür ki insan?
Annesi geldi aklına Şevket’in. Melek annesi, melek yüzlü annesi, güzel yüzlü annesi…
“Onun koynunda olsaydı keşke şimdi” dedi.” Sarsaydı beni kollarında ve onun kokusuyla dalsaydım rüyalara. Ama o getirdi beni buralara, o ayırdı beni koynundan, sıcacık kollarından.”
Bundan tam 2 yıl önce, o bırakmıştı Şevket’i bu küçük, küçücük köye, Sazlıdere köyüne.
Ne çok ağlamıştı, ne çok yalvarmıştı. ”Bırakma beni anneciğim, bırakma beni lütfen. Söz, bir daha yaramazlık yapmayacağım sana, uslu olacağım.”
Oysaki o melek annesi, melek yüzlü, güzel gözlü annesi onu bırakıp gitmişti ve küçük Şevket, daha 12 yaşına yeni girmiş güzel gözlü küçük Şevket, bu küçük köyün küçük kahvehanesinde yaşamaya başlamıştı.
“Yoksulluktan” demişti annesi onu bırakırken kahvenin sahibi Hasan Usta’ya. Uzaktan akrabaları olurmuş Hasan Usta.
“Anlıyorum kızım” demişti Hasan Usta annesine. “Anlıyorum seni. İyi ettin, hoş ettin de bizim halimiz de farklı değil ki, boğaz kavgası. Ekmek aslanın midesinde bile değil artık.”
“En azından” demişti annesi yatacak bir yeri olsun. Ben onu bile veremez duruma geldim artık yavruma. Bir lokma yiyecek girer belki boğazından.”
“Tamam” dedi Hasan Usta. Allah rızkını verir bu kızancağızın da. Gözün arkada kalmasın kızım.”
“Hakkını helal et” dedi anası Hasan Usta’ya. “Allah razı olsun, bu iyiliğini nasıl öderiz ki?”
“Helal olsun kızım” dedi Hasan Usta sevgiyle bakan gözleriyle, “helal olsun. Sen benim akrabamsın, kanımdansın, canımdansın Oğlunu merak etme, o artık benim de oğlumdur.”
Sonra, sımsıkı sarılmıştı annesi küçük Şevket’e kollarıyla. Onu öpmüş, koklamıştı.
Şevketse suskundu, şaşkındı. Artık ağlamıyordu ve küçük iç çekişleriyle bakıyordu annesini gözlerine.
“Seni gelip alacağım, söz veriyorum sana. Ama bir süre burada kalman lazım. Hem iş öğrenir, hem de yatıp kalkarsın burada. Hasan Usta’yı da üzme, tamam mı?”
Şevket susmuştu, boğazına yumruk gibi takılan o şeyin anlamını çözmeye çalışıyordu. Bir şeyler söylemek istedi. 12 yaşının çocukça halleriyle isyan etmek, bağırmak, ağlamak, kırmak, dökmek istiyordu. Ama yapamadı…
İçinden babasına sövmek bile gelmedi…
Onu küçük yaşta yapayalnız ve yoksul bırakan babasına…
Annesinin anlattığına göre Edirne’de hanları, hamamları, evleri varken bunları kaybeden babasına…
Onu küçük yaşta bırakıp Çanakkale’ye giden ve oradan vücuduna saplanmış bir şarapnel parçasıyla yaşamak zorunda olarak geri dönen babasına…
Vücuduna giren şarapnel parçası mı, giderek yoksullaşmanın acısı mı, artık bir geleceği olmadığını düşünmesi mi nedir içini yakan. Kimsenin bilmeden, kimseye söylemeden içinde biriktirdiği onca şeye dayanamayıp 6 ay içinde ölüp giden babasına…
Annesine bir şey söylemedi Şevket, içinden babasına da sövüp saymadı. Anası kızardı buna, bilirdi.
“Gözün arkada kalmasın anacığım”  dedi.” Beni gelip alacağın güne kadar burada kalıp seni bekleyeceğim. Uslu ve çalışkan bir çocuk olacağım ve Hasan Usta’yı da hiç üzmeyeceğim.
Annesinin yolda gelirken kendisine tekrarladığı her şeyi söylemişti annesine geri.
“Hadi, git artık…
Şevket’in güzel gözlü, melek yüzlü annesi ayağa kalktı, gözündeki yaşları sildi.
“Allahaısmarladık” dedi.
“Güle güle” dedi Hasan Usta.
“Güle güle “dedi küçük Şevket kendisinin bile duyamayacağı kadar kısık bir sesle. Annesinin arkasından kapıya bile çıkmadı.
Üzerinden 2 yıl geçtikten sonra bu küçücük köyün küçücük kahvehanesinde, küçücük yatağın içinde Şevket, annesini hatırladığı için kendisine kızdı. Ama her şeye rağmen ana sıcaklığını düşünmek bile ısıtıvermişti sanki içini.
Yatağın içinde iki büklüm oldu, dizlerini karnına çekti. Avuçlarına nefesini üfledi. Ama nefesi ellerinden daha da soğuktu. Üstelik kokuyordu nefesi, açlık kokuyordu. Açtı ve açlıktan nefesi kokuyordu.
Açlık, üşümesini daha da arttırıyordu.
Uyuyamamıştı gece. Saatlerdir delice yağan karın tipi olup, fırtına olup pencerelere vuruşunu dinledi. Dışarıdaki sessizliği bozan bu korkunç seslerde bir yaban hayvanının sesini duyar gibi oldu, ya da çok uzaklardan gelen silah seslerini…
Silah seslerine alışıktı zaten. Edirne Şevket kendini bildi bileli işgal altındaydı zaten. Bulgar gavuru o daha bebekken şehri günlerce kuşatmış, sonra elini kolunu sallayarak şehre girmişti ve girişiyle birlikte bir vahşete tanık olmuştu Edirne. Edirne’nin zavallı insanları, şehri savunan zavallı askerleri o güzelim Sarayiçi’ne hapsedilmişti. Günlerce, haftalarca aç ve susuz bırakılmış, işkence edilmiş, şehit edilmişti. Bu vahşet içinde hayatta kalabilenler, Sarayiçi’nin güzelim ağaçlarının kabuklarını yemeye başlamıştı açlıktan.
Bir kez daha babası geldi aklına Şevket’in. Annesinin anlattıklarını hatırladı. “ Baban” derdi annesi, ”baban o yaralı, o bezgin, o yorgun haliyle bulabildiği katanaları kestirir, onların etlerini soba borularında ısıtır ve bu etleri gizlice, hayatını tehlikeye atarak Sarayiçi’ne götürürdü. Yiğit adamdı baban.”
De ki yiğit adamdı. Yiğit adam hiç karısını düşünmez mi, yiğit adam çocuğunu düşünmez mi? Yiğit adam karısını ve çocuğunu bırakıp, koyup gider mi?
Yiğit adam ölür mü?
Bulgar komutanın Selimiye Camiinin minaresine çıkıp aşağıya doğru işediğini anlatmıştı annesi ona. Koca Sinan’ın Selimiyesi işgal altındaydı. Koca Sinan’ın “ustalık eserim” dedi diye övündüğü bu mübarek camiye, abdestsiz girmekten her Müslümanın çekindiği bu nadide esere Bulgar gavuru pis çizmeleriyle girmişti. Şehir topa tutulduğunda bu güzelim camiye de top mermileri isabet etmişti.
İçi cız etti Şevket’in. Gerçi din ve millet kavramları çok belirgin değildi Şevket’in zihninde ama biliyordu, günahtı bu. Selimiye’ye yapılan günahtı, Selimiye’ye gavurun girmesi günahtı. Selimiye’nin eşsiz minarelerinden işeyen Bulgar Komutanın yaptığı günahtı. Bu günahlarından dolayı öte tarafta cayır cayır yanacaklardı.
Babası da öte tarafta değil miydi, öte tarafta cennette? Zaten öte tarafta 2 yer vardı: Biri Cennetti, babasının gittiği. Diğeri de Cehennem, Bulgar Komutanın ve tüm gavurların gideceği. Babası Cennette hurilerle beraberdi şimdi, bunu Hasan Usta söylemişti. Huriler, cennetin güzel kadınlarıymış. E be adam, senin hurilerden güzel bir karın yok mu, benim gibi bir evladın yok mu? Cennette hurilerle gönül eğlendireceğine, ölmeseydin de, başımızda kalsaydın.
Buna benzer şeyler söylediğinde kızmıştı Hasan Usta ona. “ Höt “demişti. “Kerhaneci seni, Sen bu küçük aklınla neler söylersin öyle? Aklın ermez senin böyle şeylere. Günaha girersin bak, sonra doğru Cehenneme.”
Korkmuştu Şevket, küçük aklıyla Cehenneme gitmekten korkmuştu. “ Cennete gitmeliyim ben de” dedi. “ Cennete gidersem orada babamı görürüm, karşısına geçer hesap sorarım sonra. Neden bıraktın beni derim. Neden bizi sensiz ve yoksul bıraktın?”
Edirne’nin yaman kışının aman vermez soğuğunda, kan çanağına dönmüş gözleriyle bunları düşünürken Şevket kahvehane kapısından gelen sesle irkildi. Yatağında dikildi, kapıya kulak verdi. “Ustam olmalı” diye düşündü.” Yoksa başka kim olur bu saatte?”
Ama içine bir korku girmedi de değil. “Ya Bulgarsa? Ya da belki Mustafa Kemal’in askerleri gelmiştir, tabii ya Mustafa Kemal’in askerleridir gelen. Kahvedekiler konuşurken duymuştu. Mustafa Kemal’i. “Masmavi gözleri varmış” diyorlardı onun için. “Masmavi gözlü, kartal bakışlı dev gibi bir adam. İlk duyduğu andan itibaren o masmavi gözlü adamın askerlerini bekler olmuştu.
Kapı açıldı…
Kapı boğuk bir sesle açıldı…
Kapı Besmeleyle açıldı…
Kapıyı açan Hasan Ustaydı, kapıyı Besmeleyle açtı. “Bismillahirrahmanirrahim.”
Sağ ayağını içeri attı Hasan Usta. Açılan kapıdan içeriye soğuk girdi, tipi girdi, kar girdi. Daha da üşüdü Şevket, battaniyesini üzerine çekti.
Hasan Usta zorla kapıyı kapadı, kapının yanında duran kandillerden birini yakmaya çalıştı. Gelenin Hasan Usta olduğunu bile bile sordu Şevket.
-Hasan Usta, sen misin?
-Benim ya kerhaneci, uyanık mısın sen?
-Deme bana böyle be usta!
Hasan Usta soğuktan donmuş elleriyle kandili yaktı eline alıp Şevket’e doğru yürümeye başladı. Güneş henüz doğmamıştı, doğsa bile bu kar ve tipiden anlaşılamazdı ya. 65 yaşındaki Hasan Usta, gülen mavi gözleriyle soğuktan donan bu çocuğa sevgiyle baktı:
-Üşüdün mü?
-He ya ustam, donacam sandım.
-Dur şimdi ısıtırız seni, İçeride odun kaldı mıydı?
-Var usta, sobanın yanında. Allahtan dün almışız içeri, yoksa ıslanacaktı odunlar.
-İyi aklı etmişi değil mi? Sana kalsa, odun modun getireceğin yok. Seni kerhaneci seni.
-Usta deme bana öyle demiyom mu sana be?
-Kızdın mı? Bak hele hergeleye. Nasıl da dikleniyor küçücük boyuna bakmadan karşıma geçip.
-Kızmıyom be usta. Ama sevmiyom işte, kerhaneci miyim ben?
-Sevdiğimden diyorum oğlum, sevdiğimden.
-Bana oğlum de be usta, kerhaneci deme olmaz mı?_
Hasan Usta’nın gözleri doldu, boğazına yumruk gibi bir şey oturdu.
-Demem artık, demem oğlum.
2 oğlundan birini Balkan Harbinde diğerini Çanakkale’de şehit vermişti. Küçük kızını Edirne’de Bulgarlar katletmişlerdi. “Kocası da yanındaymış” demişler görüp de anlatanlar. Önce kocasını dövüp kurşunlamışlar. Sonra kızının, hamile kızının karnını süngüyle deşip 6 aylık bebeğini çıkarmışlar karnından. Bebek anne karnından çıktığı zaman canlıymış ve bir süngünün ucunda vermiş canını.
Bunları düşünmek bile istemiyordu artık Hasan Usta. Kim bilir kaç kez çıldırmanın sınırlarına gelmişti bu yüzden.  Kocamış karısı Ayşe çoktan kaybetmişti zaten aklını, yaşayan bir ölüydü artık.
-Kalk hadi! Yiyecek bir şeyler getirdim sana. Kalk da çay koyalım. Her yer kar olmuş, gelen olmaz kahveye ama yine de tedbirli olmak lazım.
Küçük Şevket kalkmak istemedi yataktan, uyumak istiyordu canı.
-Kalk ulan ker… Kalk hadi oğlum. Sobayı yaktım, ısınırız şimdi.
Şevket ayaklarına çarıklarını giydi, sobanın yanına geldi. Yeni tutuşan ve çıtırdayarak yanan odunların sıcaklığını içinde hissetmeye başladı.
-Hasan Usta be! Ne zaman et yiycez biz?
-Ne eti be kerhaneci? Bak zorla laf söyletiyorsun kendine. Yiyecek ekmeği zor buluyoruz, bir inekten ancak bize kadar süt çıkıyor. O da zaten kocadı, ha öldü, ha ölecek. Ne tavuk kaldı, ne de başka bir canlı köyde, sense hala et diyorsun.
-Kızma be usta! Canım çekti.
-Ne eti çekti canın?
-Bilmem, et olsun da.
-Sabah sabah?
-He ya, sabah sabah… Olmaz mı ki? Canı çekmez mi insanın?
-Olur elbet!
-Aylardır et yüzü gördüğümüz mü var be usta?
-Hadi uzatma! Çayı demledim, gel de içelim birer bardak, içimiz ısınsın. Ekmekle zeytin atıştıralım.
-Tamam usta. Bayat ekmek mi yiyeceğiz yine?
-Tazesini bul da yiyelim oğlum.
-Aman be usta, kızma hemen, şaka yaptım inan ki. Allah razı olsun senden. Sayende lokma giriyor boğazıma.
Hasan Usta’nın içi burkuldu. Karşısında oturan bu 14 yaşındaki çocuğu kendi öz çocuğu gibi sevdiğini hissetti.
-Al bakalım çayını! Yanında da kuru üzüm, şeker niyetine.
Şevket sevinerek yeni ısınmaya başlayan ellerini çırptı.
-Yaşa be usta! Çok yaşa sen!
Kuru üzümü çok severdi, Hem de çayın yanında, şeker niyetine…
Bölüm 2
 
Küçücük bir köydü Sazlıdere, Edirne’ye 8 km uzaklıkta küçücük bir köydü.
Şevket bazen bu küçücük köyde sadece 3 kişinin yaşadığını düşünürdü: Hasan Usta ve karısı, bir de kendisi. Bazen de bu köyde bir tek kendisini görürdü yaşayan.
Saki bu köyün bütün insanları ölmüştü…
Yaşayan ölüydüler…
Hasan Usta ve karısı…
Topal Recep… (Muhtardı)
Kör Mehmet…
Çiftçi Mustafa…
Sarhoş Kadir…
Şaşı Cengiz…
Çolak Rıza…
Kahvehaneye düzenli olarak gelen hep bunlardı. Zaman zaman İmam Hüseyin uğrardı kahveye. O da çok oturmazdı, gelmesiyle gitmesi bir olurdu sanki.
Arada gelip gidenler, girip çıkanlarda olurdu. Onların adlarını da aklında tutmaya çalışırdı Şevket. Zaten köydekilerin adları birbirinin aynıydı.2 Recep daha vardır topal olandan başka. 3 Mehmet, 2 kadir daha.4 Mustafa, 3 Cengiz. Hepsi de yaşlarını başlarını almış adamlardı,50 yaşın üzerindeydi hepsi. En yaşlıları Hasan Ustayla Topal Recep olmalıydı.
Bu adamların çoluk çocukları var mı, bilmezdi Şevket. Zaten köye geldi geleli nerdeyse hiç çıkmıyordu kahveden dışarı. Kahvede yatıp kalktığından buna da gerek yoktu zaten. Zaman zaman Hasan Usta onu Ayşe anneye yollardı. Ev yakındı zaten, küçücük köydü ya. Koşa koşa gidip gelirdi Şevket. Yolda kendinden daha küçük yaşta çocuklar görürdü zaman zaman, yoksulluğun bir deri bir kemik bıraktığı gülmeyen çocuklar görürdü.
Bu ölü köyün çocukları, daha çocuk denecek yaşta Devlet-i Ali Osmani için, Padişahımız Efendimiz için cepheye gitmiş ve hiç biri geri dönmemişti.
Mezarları bile yoktu bu çocukların.
Mezar taşları bile yoktu…
Bilinmeyen bir yerde toprak altında yatıyorlardı hepsi.
Onlar şehittiler, ölememişlerdi. Hasan Usta öyle diyordu, evlatlarını şehit veren köylüler de.
Oğulları ölmemişti onların. Şehadet şerbetini içtikten sonra, sonsuz bir yaşama kavuşmuşlardı. Peygamber Efendimizin yanındaydılar.
Ama evlatlarını şehit veren köylüler ölüydü.
Bilmedikleri bir yerde, taşsız bir mezarda, toprağın 2 metre altında yatan oğulları şehitti. Şimdi mutluydular, sonsuz bir yaşama kavuşmuşlardı da…
Bu çocukların anaları, babaları, karıları ölüydü. Tek bir yaşam pırıltısı görmezdi onların gözlerinde Şevket. Gülmezlerdi bile sanki ona öyle gelirdi. Yaşadıklarının farkında bile değildiler. Oğulları gibi toprağın altına gidecekleri günü bekliyorlardı. Onlar gibi Cennete gidebilmek için, namaz kılıp dua ediyorlardı, oruçlarını kaçırmıyorlardı.
Bir gün öbür tarafta şehadet şerbetini içmiş oğullarına kavuşmanın arzusu yakıyordu yüreklerini. Ya da en azından oğullarının öcünün alınma isteğiyle çarpıyordu yürekleri. Onlar bu ülke için, bu ülkenin özgürlüğü için Anadolu’da, Balkanlarda, Edirne’de şehit düşmüşlerdi ve ülke yavaş yavaş özgür olmaya doğru gidiyordu. Düşman yurttan kovuluyordu. Şehirler, kasabalar, köyle tek tek temizleniyordu düşmandan. “ Arkalarına bile bakmadan, yakıp yıkarak ama kaçıyorlarmış” diyorlardı kahvedekiler.
İzmir’in kurtulduğunu öğrendiklerinde ne çok sevinmişlerdi.  Belki ilk kez, Şevket bu kasabaya geldiğinden beri ilk kez, bu ölü insanlar gülüp eğlenmişler, şarkılar söylemişlerdi. Marşlar, türküler söylemişlerdi ve Şevket o marşları ilk kez duymuş olsa da katılmıştı bu eğlenen insanlara. “Yaşa Mustafa Kemal Paşa, yaşa” diye haykırmıştı boğazı yırtılırcasına…

kaynakta ,müttefik misyonu, ingiliz,fransız,italyan subaylar arasında şakir bey ve Galip Bahtiyar Bey
kaynakta ,müttefik misyonu, ingiliz,fransız,italyan subaylar arasında şakir bey ve Galip Bahtiyar Bey

O günden sonra sanki bir canlılık gelmişti köye. Herkes beklemeye koyulmuştu, köylülerden öğrendiğine göre Bulgarlardan sonra Yunanlılar da defolup gitmiş, “Mondros Mütarekesi “ dedikleri anlaşmadan sonra Edirne Fransızların idaresine girmişti şimdi. Şimdi herkes Mustafa Kemal’in askerlerinin gelmesini bekliyordu. Gelecekler ve bu güzel şehri, serhat şehri Edirne’yi teslim alacaklardı Fransızlardan.
İşte o zaman daha da mutlu olacaktı köy sakinleri. Oğullarının uğruna savaştığı özgürlük gelecekti köylerine ve onlar da artık daha huzurla ölebileceklerdi. Boşuna ölmemişlerdi oğulları çünkü.
İzmir’in kurtulduğunu öğrendikleri o günden sonra Şevket de bekler olmuştu Mustafa Kemal’in askerlerini. Her gün ya kapıya çıkar, ya camda beklerdi. Son bir haftadır köyün ilerisine gittiği bile olurdu ki, Mustafa Kemal’in askerleri gelirse ilk o görsün, ilk o versin müjdeyi köy halkına.
Ama yaz gelmezlerse Mustafa Kemal’in askerleri? Nereden geleceklerdi ki acaba? Şimdi neredeydiler? Devamlı haberler geliyordu, Trakya’da her gün bir yer kurtarılıyordu. Tekirdağ’ı duymuşlardı, Malkara’yı. Sıra Edirne’ye gelecek miydi?
Gelecekti gelmesine tabi de, Mustafa Kemal’in askerlerinin yolu üzerinde miydi bu köy? Nedense geldiğinden beri bu köy Şevket’e yer yere uzak gelirdi. Edirne’ye uzaktı, Ankara’ya, İzmir’e, Çanakkale’ye, Gelibolu’ya. Trakya’da her gün kurtuluş haberleri gelen yerlere uzaktı. Daha kilometreler vardı gelmelerine. Neydi bu kilometre dedikleri? Hem bu köy neden uzaktı her yerden? Neden yakın değildi hiçbir yere?
Ya bu çok uzakta kalmış Sazlıdere’yi, hadi Sazlıdere’yi bırak Edirne’yi kurtarmazsa Mustafa Kemal’in askerleri? Ya Bulgar gavuruna bırakırlarsa tekrar?
Bu korkusunu geçen hafta Topal Receple Hasan Ustasına sormuştu konuşurlarken:
-Usta be!
-Ne var yine kerhaneci?
-Ya usta?
-Söyle!
-Usta diyorum ki, acaba?
-Acaba ne?
– Mustafa Kemal’in askerleri, Edirne’yi kurtarmadan bırakmaz di mi?
“Bırakmazlar, bırakmazlar” demişti Topal Recep, aksayan ayağını kıvırıp üzerine oturduktan sonra.
-Ya bırakırlarsa?
-Burası serhat şehri kızanım. Osmanlı’ya başkent olmuş. Hiç gavura bırakırlar mı bu cennet şehri?
-Bırakmazlar biliyom da, burası çok uzak ya…
-Uzakları yakın ederler onlar, korkma! Yaklaşmışlardır, eli kulağındadır.
-Buyur?
Topal Recep gülümsedi:
-Eli kulağındadır, yakındır yani. Kısa bir vakit kalmıştır. Bugün yarın olurlar burada, merak etme sen!
Şevket’in kalbi küt küt atmaya başlamıştı. Mustafa Kemal’in Askerleri gelecekti, hepsinin eli kulağındaydı. Yakındılar, bu her şeyden ve her yerden uzak olan köy yakındılar.
Ama hala gelmemişlerdi işte. Aklına yine üşüştü düşünceler. Topal Recep ve Hasan Usta yanılıyorlar mıydı yoksa? Kendisi haklı mı çıkacaktı, unutacaklar mıydı Sazlıdere’yi ve Edirne’yi?
Camın kenarında duran, geceleyin yattığı sedire oturdu, dışarıyı seyretmeye başladı. Kar durmuştu.
Sazlıdere Köyü kar altındaydı…
Bembeyazdı…
Dışarıda güneş vardı, ama şiddetli bir rüzgar savuruyordu yerdeki karları ve Sazlıdere’nin evleri her geçen saniye daha da kara gömülüyordu.
Bir an karın tekrar yağmaya başlayacağını düşündü Şevket. Kar tekrar yağacak, yağdıkça yolları kapayacak, evler kardan görünmez olacaktı.
Sonra da bu kar fırtınasında yol almaya çalışan Mustafa Kemal’in askerleri yollarını kaybedeceklerdi. Kar dinse de köyleri karda yok olduğundan onları göremeyeceklerdi. Hatta karı bahane ederek Sazlıdere’dem uzakta olan Edirne’yi de kurtarmaktan vazgeçeceklerdi. Belki vazgeçmezlerdi, ama kar çekilene kadar ertelerlerdi gelmeyi.
Şevket üzerlerine yağan karları düşündü…
Bu karın içinde kaldığını, kıpırdayamadığını…
Mustafa Kemal’in askerlerinin kendilerini görmeden geçip gideceğini…
Edirne’yi kurtarmaktan vazgeçeceklerini…
İliklerine kadar hissetti soğuğu Şevket. Dua etmeye başladı ellerini yukarıya doğru açıp: “Allah’ım ne olur daha fazla kar yağmasın. Mustafa Kemal’in askerleri yollarını kaybetmesin. Köyümüz kar altında kalmasın. Mustafa Kemal’in askerleri bizi de Edirne’yi de kurtarsın, ne olur…
Duasını ederken, birden karlar arasında bir takım şekiller gördüğünü sandı Şevket.
Uzaktaydılar, bu mesafeden ve sık sık buğulanan camdan dolayı bu şekillerin ne olduğunu anlayamadı.
Şekiller yavaş yavaş yaklaştılar. Korktu Şevket.
“Acaba” dedi, “Kurtlar mı iniyor köye yoksa?” Ama kurt değildi bunlar. Kurt olmayacak kadar iri ve kalabalıktılar.
Yaklaşıyorlardı.
Yaklaştıkça büyüyorlardı.
Şekiller yaklaşıp büyüdükçe ne olduğunu anladı Şevket bunların.
Atları üzerinde köye giren insanlardı bunlar.
Yaklaştılar…
Yaklaştıkça büyüdüler, büyüdükçe yaklaştılar.
Onlar yaklaştıkça Şevket oturduğu sedirde dikilmeye başladı, ellerini buz gibi cama dayadı. Bu da yetmedi ona pencereyi açtı. Gözlerini kırpıştırdı, elleriyle ovdu.
Askerdi bunlar…
Yorgundular…

Atlarının üzerindeki askerler yaklaştılar, yaklaştıkça büyüdüler. Onlar büyüdükçe daha hızlı atmaya başladı kalbi Şevket’in.
Bir şeyler söylemek istedi. Haykırmak, avazının çıktığı kadar bağırmak…
Ve sonra avazı çıktığı kadar bağırdı:
 -Geliyorlar, geliyorlar!
Gelenler, Mustafa Kemal’in askerleriydi…
 
Bölüm 3
Vakit öğleni biraz geçmişti. Öğle azanı okunmuş, kahveci Hasan Usta kahvede abdest alıp namaza durmuştu. Şevket avazı çıktığı kadar bağırmaya başladığında namazı bitmek üzereydi.
“Esselamü aleyküm ve Rahmetullah…”
Selamını verdi, ellerini yüzüne sürdü. Bu arada bağırmaya başladı Şevket: “Geliyorlar, geliyorlar!”
Ellerini dizlerine koyup yavaş yavaş kalktı, seccadesini toplarken sordu:
-Kim geliyor kerhaneci? Ne demeye açtın camı öyle? Bütün soğuğu, ayazı aldın içeri.
-Onlar geldi Hasan Usta.
Şevket sedirden atlayıp onun yanına gelmişti.
-Kimler geldi?
-Mustafa, (Şevket’in gözlerinden yaşlar akıyordu) Mustafa Kemal’in askerleri geldi.
-Deme be?
-Valla billa geldiler usta.
Hasan Usta olduğu yerde durdu. Ellerinden tutup onu kapıya doğru çekiştiren Şevket’în sesini duymaz olmuştu artık. Doyasıya ağlamak istiyordu Hasan Usta. Gözyaşları yanaklarından süzülürken Şevket’in peşinden kapıya gitti. Birlikte kapıyı açtılar.
Askerle kapının önündeydiler. Önde giden Albayın sesi duyuldu:
-Dur!
Askerler bitkindiler, üşüdükleri belliydi. Ama gözlerinden sevinç ve gurur okunuyordu.
-At in!
Şevket ve Hasan Usta kıpırdamadan durmuş, Komutanın emirlerini dinliyorlardı. İkisi de farkında olmadan hazır ol vaziyetine geçmişlerdi. Komutan gülümseyerek onlara yaklaştı,aker selamı verdi ve “Esselamün aleyküm” dedi.
“Ve aleyküm selam” dedi Hasan Usta. “Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.”
“Hoş bulduk” diyerek elini uzattı Komutan. “Albay Mümtaz.”
Edirne'ye ilk gelen Jandarma birliği. Albay Mümtaz bey
Edirne’ye ilk gelen Jandarma birliği.
Albay Mümtaz bey

-Hasan, Hasan Usta derler bana.
-Memnun oldum Hasan Usta.
-Ben de memnun oldum Albayım.
“Hasan Usta” dedi Albay. “Uzun yoldan geliyoruz. Allah izin verirse yarın Edirne’ye girip şehri teslim almış olacağız. Yalnız, asker yorgundur, üşümüştür Askerim biraz daha dinlensin niyetindeyim. Bu gece de sizin köyünüzde konaklamak isteriz. Müsaade var mıdır?”
-Müsaade ne demek Albayım? Emrin başım üstüne!
Onlar konuşurken gelen askerleri gören köylü de yavaş yavaş kahvenin çevresinde toplanmaya başladı ve askerlerin çevresini sardılar. Herkes yakaladığı askerin elini sıkıyor, sarılıyor, öpüyor, dualar ediyordu.
“Üşüyorsunuz, hadi içeri girin” dedi Hasan Usta.” Kahvem küçüktür gerçi, ama hepimize yer vardır. Şevket, oğlum, koş ateşini arttır sobanın! Geldiler işte! Mustafa Kemal’in askerleri geldi. Hadi, sobayı doldur, çayı tazele, koş!”
Şevket söylenenleri duymamış gibiydi, hayranlıkla Albaya bakıyordu. O mavi gözleri gördüğünden beri gözünü alamıyordu ondan. Bu Albayı gördüğünde bir şimşek çakmıştı sanki beyninde. Bilincinin derinliklerinde sakladığı başka birini ortaya çıkarmıştı gördüğü Albay. Şevket’in babası da askerdi Albay gibi. Ölmeseydi belki o da bu bir asker olarak bu birliğin içinde olacaktı. Şevket tanımayacaktı belki babasını, ama babası bilecekti onun burada olduğunu. Belki de tıpatıp benziyor olacaklardı birbirlerine baba oğul. Babası çok uzaklarda olsa da, bir asker olsa da ondan haber almış olacaktı hep. Annesine onu buraya getirmesini ve Hasan Usta’ya emanet etmesini söyleyen oydu belki de. Annesiyle mektuplaşıyor olacaklardı. “Merak etme!” diyecekti babası anasına yazdığı son mektupta. “Edirne’yi teslim almaya geldiğimiz vakit, oğlumu da alacağım yanıma, sonra da sana geleceğiz.”
Albayı gördükten sonra Şevket hayatında ilk kez babasını özlediğinin ve aylardır Mustafa Kemal’in askerlerini neden bu kadar hasretle beklediğini anlayacaktı. Kaybettiği, kızdığı babasının bu birlikle birlikte geri dönmesini istemişti Şevket. Babası ölmeseydi keşke. Keşke bu ülke için yıllarca savaşmış ve nihayet oğluna ve karısına dönmüş olsaydı. Aklı bu düşüncelerle doluyken Hasan Usta’nın söylediklerinin hiç birini duymadı:
-Bana bak! Kime diyorum? Kerhaneci seni, duymuyor musun beni?
-Ne dedin usta?
-Git de sobaya odun at, ateşi canlandır, çayı tazele dedim.
-Tamam usta.
Hızla geri döndü. Ayağı kardan kaydı, yere yuvarlandı ama hemen ayağa kalktı.
-Bir tarafını kıracaksın, dikkatli ol kerata!
“Çok sevimli bir çocuk” dedi Albay. “Allah bağışlasın, torun mu?”
“Nerdeee? “diye iç geçirdi Hasan Usta.” Bu köyün yaşlıları, hepimiz torun özlemiyle yanar dururuz. Ama soyumuzu devam ettirecek evlatlarımızı vatan uğruna şehit vermişiz. Artık geride ne evladımız vardır, ne de ondan kalan torunumuz. Buncağız da yetimdir. Anacığı geldi, bıraktı bende. Bu kahvede yatar, uyur, her işe koşar. Böyle ufak tefek göründüğüne de bakma, pire gibidir maşallah. Lafımdan hiç çıkmaz. Ben de kendisini torunum belledim zaten.”
“Ne güzel” dedi Albay.
-E hadi, ne duruyorsunuz? Girsenize içeri!
Hep birlikte içeri girdiler. Sobaya odunlar atıldı, çaylar yenilendi, saatlerce sohbet edildi. Birbirleriyle dertleştiler, birbirlerine anlattılar, birbirlerini dinlediler. Köylü kadınlar o yoklukta hazırladıkları börekleri kahveye getirdiler. Allah ne verdiyse yenilip içildi.
Akşam ezanı okundu, ardından da yatsı. Birlikte köyün camisinde namaza durdular, Albay da onlara katıldı, dualar ettiler. İmam Hüseyin dua ederken öyle bir coştu ki, herkesi ağlattı.
Yatsı namazından sonra herkes yine kahvede toplandı. Hasan Usta Komutanı evine davet etti. Köylü de askerleri evlerine misafir ettiler. Kahvede 3 tane asker kalacaktı. Askerlerden yaralı ve hasta olan Mehmet’in gitmesi zordu çünkü.
“Benim yatağımda yatmaya devam etsin” dedi Şevket. Ben de onun yanına kıvrılıveririm. İhtiyacı olursa da ilgilenirim onunla. Gözünüz arkada kalmasın.”
Albay Şevket’in saçlarını okşadı:
“Aferin” dedi. “Sen gerçek bir erkeksin.”
-Sağ olun Albayım!
-Sen de sağ ol.
“Hadi gidelim o zaman” dedi Hasan Usta. “Şevket İlgilenir Mehmet’le. Artık kalan asker evlatlarımız da kusurumuza bakmasınlar. Fakirlik bu, ancak bu gelir elimizden.”
Askerlerden biri:”  Öyle yerlerde yattık ki, burası lüks bile sayılır Hasan Usta. Yeter ki sıcak olsun” dedi.
“Allah rahatlık versin” dediler birbirlerine.
Şevket kahvenin kapısını sıkı sıkı kapadı, kandili söndürdü. İçeri giren ay ışığından yararlanıp yatağını paylaştığı Mehmet’in yanına kıvrıldı, sayıklıyordu asker Mehmet. Az sonra kahvenin içi horultularla, mırıltılarla doldu.
Dün gece fırtına sesinin duyulduğu soğuk ve sessiz kahve, bu gece horultularla, mırıldamalarla, sayıklamalarla öylesine dolu ve sıcaktı ki.
Şevket bir süre bu sesleri dinledi. Mehmet’i kontrol etti. Ses gelmiyordu Mehmet’ten. “Uyudu her halde” dedi.
“Allah rahatlık versin Mehmet abi”
Mehmetten yine ses yoktu.
Belki dün gece uykusuz kalmasından, belki günün yorgunluğundan, belki de Mustafa Kemal’in askerleriyle bu sıcacık ortamda birlikte olmasından kendini uykuya bırakıverdi Şevket.
Komutanın çıkarlarken Hasan Usta’ya söylediğini duymamıştı:
“Mehmet yarına çıkmaz” demişti Albay. ”Şu küçük çocukcağızın yanında ölmese bari, ondan korkarım.”
“Merak etme Albayım” dedi Hasan Usta. Allah korur Mehmedimi de, Şevketimi de. Mehmet’in iştahı açılır gibiydi, yatmadan biraz çorba içmiş.”
“İnşallah” dedi Albay. ”İnşallah iyileşir Mehmet. Gözü pek erdir, onu kaybetmek istemem.”
Bölüm 3
 
-Bismillahirrahmanirrahim, Yasin, Vel kur’anil hakiym…
Bu sahneyi bir yerden hatırlıyor Şevket. Tek katlı eski bir evin bahçe kapısında bekleyen kendisine tıpatıp benzeyen bir çocuk. Ter içinde, ağlamaktan gözleri kızarmış, güçlükle soluk alıyor, nefes nefese çünkü.
-İnneke le minel murseliyn…
Ayşe hocanım dedikleri kadının sesi bu. Ne zaman bir ölüm olsa, kadınlara Yasin okur.
Ne zaman bir ölüm olsa…
Kim öldü ki?
-Ala sıratım müstekıym…
Çocuk hala bahçe kapısının önünde duruyor…
-Tenziylel aziyzir rahıym…
Evin kapısı açılıyor o sırada, melek gibi bir kadın beliriyor kapıda.
Ama bu benim annem ve bizim evimiz burası…
– Li tünzira kavmem ma ünzira abaühüm fehüm ğafilun…
Küçük adımlarla yaklaşıyor kendisine kadın, çocuk da bahçe kapısından giriyor içeri. Birden kadının kollarına koşuyor çocuk, başını göğsüne yaslayıp hıçkırıklarla ağlıyor. Anne başını okşuyor oğlunun. Birlikte içeriye giriyorlar, mahallenin kadınları oturmuş, gözyaşlarıyla huşu içinde dinliyorlar okunan Kur’an-ı Kerim’i.
Bir kapının önündeler şimdi. Yaklaşık bir saat önce çocuk yine bu kapının önünde beklerken koşup kaçmıştı.
-Bu kez kaçmayacaksın değil mi?
Kaçacaktım anne, o gün de kaçacaktım. Görmeyecektim seni ve beni bu dünyada yapayalnız ve yoksul bırakan babamın ölü yüzünü. Kızgındım ona, ne babalığını görmüştüm ki. Sessiz, hayattan kopmuş, dünyaya boş gözlerle bakan bir adam. Çanakkale’den geldiğinden beri bir kez bile sarılmamış bana, yaralıymış. Baba sevgisine muhtaç 8 yaşında bir çocuğun yaralarını kim saracaktı peki, sen mi?-
Kapı açıldı, anne ve çocuk kapıdan içeri girdiler. Odanın küçük penceresinden içeri sızıyordu ışık. Kefene sarılmış küçük bir beden gördü çocuk, kıbleye doğru yere yatırmışlardı ve üzerinde şişmesin diye bir bıçak. Yaklaştılar: “Babanı son bir kez daha görmek ister misin?” diye sordu anne. Başını salladı çocuk. Kefenin yüzünü açtılar. Önce bakamadı, sonra diz çöküp yaklaştı ve baktı:
“Babam değil bu! Mehmet, asker Mehmet, yanımda yatıyordu, hastaydı gece. İnledi durdu. Sonra birden kesildi sesi. Ben uyudu sandım. Yoksa bütün bir gece,ben, bir ölüyle birlikte?”
 “İnnema emruhu iza erade şey’en ey yekule lehu kün fe yekun. Fe sübhanellezı bi yedihı melekutü külli şey’iv ve ileyhi türceun.”
Ayağa kalktı ve hızla evden dışarı çıkıp koşmaya başladı çocuk.
-Beni yine kandırdın değil mi baba? Kandırdın beni yine değil mi?
-Şevket, oğlum Şevket! Aç gözlerini çocuğum.”
-Hasan Usta, sen misin?
-Benim oğlum, benim.
-Çok kötü rüyalar gördüm Hasan Usta. Babamı gördüm, yok babamı değil, asker Mehmet’i gördüm.
-Çocuğa malum olmuş belli ki.  Korkma yavrum, biz buradayız.
-Asker Mehmet öldü mü usta?
-Gece şehit olmuş evladım.
-Yanımda mı?
-Evet, yanında.
-Anneciğiimmm!
-Korkma oğlum, ölüden zarar gelmez insana. Sen asıl dirilerden kork. Hadi kalk şimdi, biz de cenazeyi halledelim.
Dışarı çıktı Şevket, güneş doğmamıştı henüz. Köyün camiinden sabah ezanını okuyordu müezzin. Buz gibiydi yine dışarısı. Omuzlarına bırakılan bir parkayla irkildi.
-Korkma Şevket, benim.
-Komutanım?
-Benim. İyi misin? Korkmadın değil mi?
-Uyudu sandım Komutanım, sesi çıkmayınca uyudu sandım. Ben de uyumuşum sonra.
Şevket’in başını okşadı Komutan, sigarasından derin bir nefes çekti. Üzüntüsü gözlerinden belli oluyordu. Belki de ağlamıştı:
-Sen çok cesur bir çocuksun.
-Benim babam da askerdi Komutanım. Çanakkale’de gazi oldu, sonra hava değişimine gönderdiler. 6 ay yaşadı, kaybettik.
-Başın sağ olsun.
-Zaten bir babalığını da görmedim ama üzülüyor insan.
-Öyle deme, babalar evlatlarını çok severler.
-Söylemedi ama hissettirmedi bile sevdiğini.
-Hiç gözlerine baktın mı?
Ölmeden önceki gece, son kez odasına gittiğini hatırladı Şevket. Hiçbir şey söylemeden elini tutmuştu babası Şevket’in, konuşamıyordu çünkü bir süredir. Mavi gözlerini kocaman açmış ve ona bakmıştı. Küçük elini kuvvetle sıkarken bir damla gözyaşı süzülmüştü yanağından.
-Baktı, ama ben bilemedim…
-Cenaze hazır Albayım!
-Hasan Usta, sana da zahmet verdik.
-Zahmet ne demek Albayım? Kaç can toprağa verdik biz. Allah taksiratını affetsin.
-Amin. Cenazesini kaldıralım derim ben Mehmet’in. Yola çıkmamız gerek, şehri bir an önce teslim almamız gerekiyor.
-En iyisini sen bilirsin Albayım. Namazdan sonra hallediveririz cenaze işini. Mezarını kazsınlar diye haber verdim ben. Esvaplarıyla mı defnedelim?
-En doğrusu bu değil mi? Kefensiz yatanlardan değil mi o da?
-Haklısın Albayım.
Kış güneşi gökyüzünde yükselirken, Mehmet’in cenazesini köy mezarlığında toprağa verdiler. Askerler kabrin başında selam durdu. Komutan gözyaşlarıyla okşadı Mehmet’in toprağını. Köy meydanına geldiklerinde Komutanın gür sesi sessizliği bozdu.
-At bin!
Askerler atlarına bindiler. Albay Hasan Usta’nın yanına geldi:
-Hakkını helal et Hasan Usta. Çok hakkın geçti bize.
-Ne demek Komutan? Asıl sizin hakkınız ödenmez. Güle güle gidin.
Sarıldılar, ayrıldıklarında Komutan mavi gözleriyle Şevket’e baktı ve ona doğru yürüdü:
-Şevket?
-Buyrun Komutanım!
-Babana haksızlık etme olur mu? Kim bilir ne zor günler geçirdi o da. Hepimiz zor günler geçirdik.
-Babamın gözleri de sizinkiler gibi maviydi Komutanım.
-Seninkiler de öyle. Benim babamın gözleri de maviydi ve o da askerdi benim gibi. Senin gibi küçük bir çocukken kaybettim ben de onu. O yüzden asker oldum ve şöyle düşündüm hep: O bana mavi gözlerini bıraktı ve ben onun gözleriyle bakıyorum hayata. Bir çift mavi göz, onun bana en güzel emanetidir.
Şevket mavi gözleri yaşlı Komutana baktı.
-Anladın mı?
-Anladım.
-Şimdi gel de sarılayım sana.
Sarıldılar, o mavi gözlerde babasının sevgisini gördü Şevket.
Askerler köyden ayrılana kadar bekledi Şevket. Soğuk iliklerine kadar işliyordu ama üşümüyordu sanki.
-Hadi gir içeri kerhaneci donacaksın yoksa!
-Öyle deme be usta! Oğlun değil miyim ben senin?
-Oğlumsun ya.
Sımsıkı kucakladı Şevket’i Hasan Usta:
-İçeri girelim hadi.
-Usta?
-Efendim oğlum?
-Hani babam bana bir şey bırakmadı diye kızıyordum ya?
-Eeee? Ben de öyle deme diyordum sana.
-Babam aslında bir şey bırakmış bana.
-Neymiş?
-Bir çift mavi göz…
Şevket’e sımsıkı sarıldı Hasan Usta, Şevket de kendisini onun kollarına bıraktı. Birlikte kahveden içeri girerlerken, ikisinin de gözlerinden yaşlar akıyordu.
Kar ince ince yağmaya başlamıştı yine ve gittikçe uzaklaşmaya başlamıştı askerler…
 
Yazarın Notu:
Rahmetli dedem Şevket Telkes’in 14 yaşında bir çocukken yaşadığı bir olaydan yola çıkılarak yazdım bu öyküyü. Babam anlatmıştı, Edirne’ye 8 km uzaklıktaki Sazlıdere Köyü’nde bir kahvehanede kalırmış dedem. 22 Kasım 1922 günü Edirne’yi teslim almak için gelen Albay Mümtaz Bey’in komutası altında üç tabur jandarma ile İkinci Suvari Jandarma Alayının İkinci Bölüğünden oluşan birlik geceyi Sazlıdere Köyü’nde geçirirler. O gece dedem hasta olan bir Mehmetçikle aynı yatağı paylaşır ve o gece Mehmetçik vefat eder. Dedem, bütün gece bir ölüyle yattığını sabah olduğunda anlamıştır.
Gerek rahmetli dedemin anısını yaşatmak, gerekse hemşehrisi olmaktan gurur duyduğum Edirne’ye ait gerçek bir olayı anlatabilmek için yazdım bu öyküyü. Köylü isimleri ve köyde yaşayan karakterler hayal üründür ama büyük acılar çekmiş Edirne’de Hasan Ustalar, Topal Recepler yok muydu?
Rahmetli dedem, anne ve babası başta olmak üzere Edirne Kuşatması sırasında şehit olan tüm Edirneli hemşehrilerimin, Albay mümtaz Bey ve o gece dedemle aynı yatağı paylaşan adını bilmediğim o askerin ve Edirne’nin Kurtuluşuna şahitlik eden herkesin aziz ruhları şad olsun.
Edirne’nin kurtuluşu hakkında ayrıntılı bilgi için…
http://www.edirnetarihi.com/edirnenin-kurtulusu-sener-kulalar.html