Bulgar Zulümleri,Pomak Abdülkerim'den Mehmet Şeref'e Mektup

Kaynak; Trakya Paşaili Pazartesi 13 Kânunusani (Ocak) 1335-1919
Bulgar Zulümleri
Edirne’de Trakya Yazıcısı Oğlum Mehmet Şeref Bey’e
Sevgili Oğlum:
Dört yıl sustuktan sonra her gazete söverken sen yine şu düşkün millet için yüksek sesinle bağırmak, ağlamak, milletin ezilen hakkını dava etmek için ortaya çıktın.
Gazetede biz kimsesizlerin yoksul yavrularımızın gördüğü zulümleri anlatırken benim artık başka varlığa doğru çevrilen gözlerimi yaşla dolduruyorsun. Ve zulümlerin, o fenalıkların en canlı şahidi şu bükülen belimle yerinden güç kımıldayan bu Kerim Dayı’dır.
Dinle evladım, Biraz da o zulümleri gören ve çeken zavallıların dilinden dinle de artık sen benim bu kırık dökük sözlerimi ateşli kılmakla süsleyerek herkese anlat yavrum.
Türk Ordusu çekilmişti. Bizim köyü bilirsin. Lakin biraz da ben anlatmak isterim. Birçok evlat yetiştirdiğim, gençliğimde en can okşayan acı tatlı pek çok günlerini yaşadığım ve en son mezarlığındaki ulu meşelerin koyu gölgelerine pek çok sevgililer gömdüğüm köyü biraz da benim Pomak’ça düşünerek Türkçe söylemeye çalışan çetrefil dilimden dinlemeleri için okuyucularına yalvarırım. Köyümüz dört yüz eve yakındır. Tatlı bir inişle tepeciğin üzerinden aşağı doğru yayılır. Her evin önünde gölgeli ağaçlar yetişmiştir. Ortasında birkaç bin kişiyi alacak kadar geniş bir alanlık vardır. Köyün üstünde birbirine sırt vererek uzayan tepecikler baştanbaşa birbirini kucaklaya kucaklaya gözün görebildiği yere kadar uzayan yeşil korudur. Bu orman köyümüzün biricik ziynetidir. Biz bunu çocuklarımız kadar sever ve korurduk.
Kırk seneden beri uğraşa uğraşa bu kadar yetiştirebildik. Köyde hiç, hiçbir kimse yaramaz baltasıyla gövdesini değil belki bazı gençlerimiz bile nişanlısına bir başlık yapmak için en narin dalını bile kırmaya kıyamaz. Köyün gökyüzüne çıkarak beş vakitte bizi tanrı evine çağıran müezzinin durağı olmuş güzel minareli geniş bir cami ile yavrularımızı oldukça ılık göğsünde çalıştıran ve okutan bir güzel mektebi de vardı.
Sağ tarafta kollarını şefkatle açarak köyü kucaklamak isteyen yel değirmenlerinin biraz aşağısından şu suya kadar inen güzel bağlarımız, her türlü yemişli ağaçlarımız köyümüze can veriyordu. Köyün ortasından akan ve daima mini mini yavrularımızla kazlarımızı, ördeklerimizi beraber billur akışında oynatan derecik yaz kış bizi kenarına getirtecek kadar güzel, gölgeli ve tatlıdır.
İşte biz bu güzel yurdun en bahtı açık ve kaygısız rençperleri olarak çalışırken Balkan Harbi geldi çattı.
Delikanlılarımız silaha sarıldı.. Onları aksakallı, kırmızı ve yeşil kuşaklı, kocaman sarıklı ihtiyarlarımız köyün ayrılık yerine kadar bu şanlı diziyi geçirirken evleri önünde, beyaz örtülü ihtiyar ninelerin göğsüne kapanan taze gelinler, sevimli nişanlılar bu kahraman yavrularımızın ayrılığına ılık gözyaşlarıyla ağlaştılar. Bir gün bir kızılca kıyamettir koptu.
O güzel korunun içinde köye doğru bir sürü kasap kılığında insanlar üşüştü. Bunlar dört yandan köyü sarmış, iki yüz kadarı da köyün içine dalmıştı. Şimdi bunların arasında uzun boylu, başında kara kalpak, üstü başı ateş dolu, elinde ucu yüzlerce yuvarlak fındık büyüklüğünde ve her fındık üzeri sivri sivri iksirlerle dolu bir kamçı bulunan birisi ilerleyerek yakaladığı bizim Dişlioğlu yetmiş yaşında Ahmet Ağa’nın yüzüne o kamçıyı iki kere şaklatarak indirdi ki zavallı ihtiyarın göbeğine sarkan beyaz sakalının üstünde iki kan damlası belirmişti. Gök gürültüsü değil bela yıldırımı gibi gürleyen korkunç ve bir kaplan vahşeti duygusu veren sesiyle haykırdı:
Şimdi bütün köyün kadın, erkek hepsi şu meydana toplanacak.
Bu sözü daha birkaç kamçı şaklaması takip etti.
Ahmet Ağa yere yuvarlanmıştı. Yerde kanlar içinde yüzen bu zavallı ihtiyarın başına bir diğeri kalın çizmesinin ökçesiyle bir kere vurdu, bir öteki de karnına bir tepme atarak ihtiyar tekerlene tekerlene dizinin dışına çıktı ve bir daha yerinden kalkamadı.
Şimdi köyün her evinden bütün ihtiyarlar, süt emen çocuklara varıncaya kadar herkes, hepsi birer birer sürüklenerek meydana getiriliyordu.
Abdioğlu’nun gelini, o gün bir tosun gibi erkek çocuk doğurmuştu.. Bu evin halkı meydana sürüklenirken yerinden kalkamayan gelinin yanındaki çocuğu bir Bulgar komitecisi elindeki kasatura ile sekiz parçaya ayırmıştı.. Zavallı genç kadın, yavrusuna sarılmış bir dişi kaplan gibi hasta haliyle herifin boğazından yakalamıştı. Elleri kilitli olduğu halde herifi yere yuvarladığı sırada yanındaki vahşi canavar, gelinin beynine bir kurşun sıkarak öldürmüştü.
Şimdi köyün dört yanına bu canavar sürüsü yayılmış; her köşeden bir acıklı ses çıkıverdi. Alanlığa doğru sürüklenen ihtiyarlar yalvarıyor, her yalvarış sesine bir tüfenk dipçiği cevap veriyordu.
Genç kızlar saçlarında sürükleniyor, yavrusunu göğsüne basmış, üç yaşındaki çocuğun kolundan tutmuş taze gelinler kamçı, tüfenk, kasaturalarla meydana sürülüyordu. Sokak ağzında yürüyemeyen seksenlik iki ihtiyarın naaşı yatıyordu. Kahvenin önünde ne olduğunu anlayamayarak ağzı açık kalmış olan Şaban Ağa bir kurşunla yere serildi.
Bizi tamamıyla topladılar. Bütün erkekleri evlerden getirdikleri urganlarla sımsıkı bağladıktan sonra kadınları bir tarafa ayırarak asıl şimdi ikinci zulüm başlıyorken birden köyün üstünde ocağımız gibi gördüğümüz ormandan bir mavi duman belirdi.. Köy halkından bir kısmı bu felaketi duyunca ormana kaçmışlardı. Köyün her yandan sarılı olduğunu bilmiyorduk. İşte bunların ormana kaçtığını gören zalimler o güzel korumuza dört yanından ateş vermişlerdi. Büyük bir çatırtı ile orman yanarken ortalığı boğucu bir duman kaplamış, gökyüzü kızıllıklar içinde kalmıştı ki zalim Çernayef ortaya büyük bir çukur kazdırdı… Aramızdan henüz silâhaltına gitmemiş bir kırk elli kadar redif çağında genç vardı. Bu çukuru onlara kazdırıyordu. İplerini çözdürerek otuz arşın uzunluğunda bir hendek kazdılar.. hendek bir mezar kadar çukur oldu.. yarı bele kadar inmişti. Tekrar hepsinin elleri ayakları bağlandı ve artık sırasıyla bu eli silah tutabilecek adamları çukurun içine üst üste ve yan yana yüzüstü yatırdılar. Şimdi kamçı şaklıyordu. Kadınların eline kürekleri vererek her kamçının inip kalkmasıyla bir vaveyla yükseliyor ve kadınlara çukurları doldurtuyordu. Hendek içinde inleyen bu zavallı Müslümanların üstüne de kadınlarına, kızlarına, evlatlarına onlara ölüm getirecek olan toprağı attırıyordu. Hendeğin içinden boğuk vaveylalar, iniltiler geliyor.. üzerinde ise ellerinde kürek kocasını, kardeşini diri diri mezara gömmeye zorla sürüklenen kadınların vaveylası, feryadı ortasında yalnız bu zalim Bulgarların bu en vahşi kamçıları şaklıyor… tüfenk dipçikleri oynuyordu. Kadınlar bu insan kasaplığına tahammül edemediler. Bu en vahşi canavarın bile sevk-i tabiiye uymayan şu müstekreh işten çekineceği meydanda etti. İşte o zaman bir yaylım ateşle yarı gömülen bu diri ölülerin şu garip mezarları üstüne birçok kadın ve kız yığıldı. Şimdi burası cesetlerle dolu bir mahşer olmuştu.. Öteden bir papaz zuhur etti. Elinde kocaman bir haç, belinde hançeri, tabancası, arkasında Manliher tüfengi olduğu halde ilerleyerek geldi, bir işaretle hepsini durdurarak artık bunların (yani bizim) Müslüman değil aslen Bulgar ve Hristiyan olduğumuzu, şimdi hakiki ana dinimize döneceğimizi söyleyerek derhal ortaya bir kocaman kazan getirildi. İşte biz şimdi zorla Hristiyan oluyorduk, vaftiz ediliyorduk. Caminin minaresi hemen Müslümanlar’a yıktırıldı. Nereden çabuk bulup getirdikleri çan takılarak hepimiz Hristiyan edildi. Kadınların örtüleri yırtıldı.. Şimdi ağlaşma hepsinden ziyade başlamıştı. Demin ölüm saçılıyorken bu kadar feryat olmamıştı. Hele kadınların başörtüleri yırtılarak vaftiz suyunun başına getirilince hepsi hemen yayıldı. Tamam bu sırada köy içine dağılmış olan bir sürü, evlerde kıymetli eşya toplarken bir tarafı ateş almıştı.
Artık köyde yamaçtan aşağı yanmaya başladı. Bu zulümleri ben gözümle gördüm. Hayata küstüm. Niçin o zaman ölmedim, ölemedim hala yaşıyorum. Ah bu hayat kart kemikli de olduğum halde ne tatlıdır! İşte oğlum, o güzel ve mesut köyden elde bir enkaz ile ırzı yırtılmış, sürülerle kadınlar, bir yığın da şehitlerin hendekler içinde sürünürken toplanarak mezarlığa nakledilmiş kemikleri kaldı. Şimdi siz gözümün önünde geçen bu vakıadan daha canlı olarak Bulgar mezalimine şahit mi arıyorsunuz? İnsan kılığında olduğu için insanların haya etmesi lazım gelen bir millet varsa o da Bulgar’dır.
Siz Avrupa’ya anlatınız ki gelip bizi, biz ihtiyarları dinlesinler ve biz onlara Bulgar zulmünün ne demek olduğunu anlatalım. Hala köylerimizdeki vahşet, zulüm eserlerini gösterelim evladım.
Pomak Abdülkerim