Gülşeni Şeyhi Aşık Musa Efendi ( Ö.1567-68 ),Habil DEVECİ

Kaynak;  Habil DEVECİ
             Gülşeni  Şeyhi  Aşık Musa Efendi ( Ö.1567-68 )
        Halvetiyye Osmanlı Devleti’nde en yaygın tarikatların başında gelmektedir. Temelleri  XIV. Asrın ikinci yarısında Harezm bölgesinde (Günümüzde İran,Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan sınırları içerisinde kalan ve Ceyhun nehri boyunca uzanan tarihsel bölge.) silsilesi Sühreverdiliğe bağlanan  Kerimüddin Ahi Muhammed Halveti ( Ö.751/1351-1351 ) tarafından atılmıştır. Kurucusu ise  Ebû Abdullah Sirâcuddin  Ömer Bin Ekmelüddîn Halveti ( Ö.800/1397-98 )’dir.   Osmanlılar  döneminde Anadolu ve Balkanlarda oldukça yaygın olan bu tarikat, tarihi süreci içerisinde  adeta tarikatların anası olarak karşımıza çıkmaktadır.
     Gülşenilik, Halvetiyye’n in Ruşeniye Şubesi’nin  İbrahim Gülşeniye ile bahlantılı bir koludur. İbrahim Gülşeni’nin Kahire’de Babü’z  Züveyle’de  tekkesi ile temelleri  atılan tarikat, Osmanlı topraklarında  XVI. Asırdan sonra faaliyet göstermeye ve yaygınlaşmaya başlamıştır, Gülşeniyye tarikatı kısa sürede çok geniş bir coğrafyaya yayılmış, Kahire,İstanbul,Diyarbakır ve Edirne’ye ulaşmıştır, zaman içerisinde  de Bursa ve Balkanlarda da yaygınlaşmıştır.
    Aşık Musa Efendi, Gülşeniyye tarikatının  piri Şeyh İbrahim Gülşeni ( Ö.940/1534 )’nin  halifelerinden olup, aslen Edirne’nin Ada nahiyesine  bağlı Ahur Köyündendir. Asıl adı  Evliya Çelebi’ye göre “Muhammed”  Hulvi’ye  göre “Musa”dır, doğum  tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte  Hüseyin Vasaf Efendi’nin  “Edirne Salnamesi” nde ölüm tarihi (975/1567-68 ) yıllarıdır. Küçük Pazar mevkiinde Şah Melek Zaviyesi’nde İbrahim Gülşeni Hazretleri’nin vefatından sonra  25 yıl dünya  meşgalesinden uzak talebe yetiştirdi, vefatından sonra da Hacı Dergahı Zafiyesi’nin hemen yanına defnedilmiştir, daha sonra bu dergah Hasan Sezai Dergahına çevrildi.
    Evliya Çelebi’nin meşhur Seyahatnamesinin 5 ve 8. Ciltlerindeki Edirne gezisinde naklettiğine göre Aşık Musa Efendi  Yavuz Sultan Selim ile birlikte Mısır’ın fethine katılır, Mısır’ın fethinden  sonra  burada bulunan İbrahim Gülşeni  Hazretlerinin sohbetine icabet eder, burada sohbet esnasında  Şeyh Hazretlerinin talebesi Kerim ile konuşurlarken İbrahim Gülşeni Hazretleri, Aşık Musa Dede’nin kulağına eğilerek, 3 defa  “Ya Hu” diye seslenince, Aşık Musa oracıkta ilahi aşka düşüp cezbeye gelir ve neyi var nesi yoksa kendinden geçip, yalın ayak göğsü açık Kahire sokaklarında deli divane bir şekilde gezmeye başlar, bu  şekilde gezerken de  Atayi’nin ifadesine göre ;
Ser-i kuyuna sehv ile n’ola hassa kadem aşık?
Ser-u pâ fikrin itmez neylesûn hem mest hem aşık.
(sevgilinin bulunduğu yere yanlışlıkla gelmekten ne çıkar?
Çünkü o kendinden geçmiş bir aşık olduğu için baş ve ayak düşüncesinde değildi.)
Beyitlerini okur dururdu. Sultan Selim Han’la Kahire sokaklarında birkaç kez karşılaştığı halde Sultan’ı tanıyamamış, yanından geçip gitmiştir. Sultan Selim Han İbrahim gülşeni Hazretlerine “Aşık Musa Dede’mi  bu halden kurtarsın.”  diye selam göndermiş, o da “Aşk-ı Hakaiki ilahiye ulaşmış olan hakiki aşka dokunmasın, onun belki bir vakti vardır, vakti geldiğinde gereğini yaparız.” diye selam göndermiştir. Aradan 7 yıl geçer kutsal topraklara giden Hac kafilesi dönüşte Mısır’a uğrar, aralarında hacı adaylarından  Şeyh Sâib adında bir zat İbrahim Gülşeni  Hazretlerine  hem Sultan Selim Han’ın  selamını götürmek, hem de Edirne halkını irşad etmek, doğru yolu göstermek için bir talebesini  göndermesini rica eder, bunun üzerine  İbrahim Gülşeni hazretleri ,”Bizim de dostumuz olan hemşehriniz Aşık Musa Efendiyi gönderelim” deyince, Şeyh Sâib “Aman efendim deli – divane birini mi göndereceksiniz?” deyince, Aşık Musa  İbrahim Gülşeni Hazretlerinin huzuruna getirilir. Aşık Musa Efendinin külahına eğilen İbrahim Gülşeni’nin üç kez “Ya Hu” nidasından sonra  Cenab-ı Hakk’ın emriyle Aşık Musa dede ayılıp gönül aynası ilahi nur ile ışığa gark olur, o sıra da  İbrahim Gülşeni, Aşık Musa Efendi’ye  bir hırka, seccade ve alem vererek Edirne’ye  gönderir ve “Diyar’ı Rûm Aşıklarına Peşva ol.” demiştir, o da Mısır’dan ayrılarak Sultan’nın huzuruna çıkar, sultan tarafından ilgi görüp, ikramda bulunulduktan sonra Edirne’ye yolcu edilir. Edirne’de görev yaptığı 25 yıl içerisinde çok kimsenin doğru yola girip, salih bir mümin olmasına vesile olur.
  Civar şehirlere de talebe gönderip, orada insanlarada doğru yolu gösterir, Aşık Musa Efendi ilim -İrfan sahibi, dini ilimleri iyi bilen Hak aşığı bir kimse idi, vefat edince yerine talebelerinden Şeyh Mehmed efendi, Şeyh Ali efendi, Şeyh Mehmed  sırrî, Muhammed Lâlî Gülşeni ve en son Hasan Sezai Gülşeni postnişin sahibi olmuşlardır.
   Aşık Musa’ya ait çok kerametinden bahsedilir, biz bu yazımızda kısaca bir-iki kerametini nakletmekle yetineceğiz.
   Aşık Musa’nın meclisinde her daim sual soran Dede Bâli adında bir derviş vardı, bu derviş bu sohbetlerde Aşık Musa Efendi’ye itirazlarda bulunurdu, bir gün Aşık Musa Efendi Yasin suresi’nin “Rahim olan, müminleri rahmetiyle muradına erdiren Rabb’den doğrudan doğruya  bir selam vardır.” Mealindeki 58. Ayeti  kerimesini tevsir ediyordu, vazı esnasında “ Allah-û Teâla cennetliklere selam eder, kimine melek vasıtasıyla, kimine de derecelerinin yüksek olması bakımından vasıtasız olarak selam eder .” dedi o anda Aşık Musa ağlamaya başladı ve “İnşallah bize de vasıtasız olarak selam eder.” diye dua etti. Balî Efendi ‘de Peygamberden başkasına nasıl  melek gelir diye çıkışarak itirazda bulundu.  Bu itiraz büyüyüp Dede Balî’nin o zamanlar hocası olan Ahmed Hayali Efendinin  kulağına kadar gidince  “Aşık Musa Efendi’nin bu anlattığı ifadeler Kadı Beydavi’nin tefsirinde aynen vardır.” diyerek, talebesi  Dede Balî Efendi’yi bu anlamsız çıkışından ve sözlerinden dolayı azarladı, akabinde huzurdan kovdu. Aşık Musa Efendi’ye de talebesi Dede Balî Efendi’yi, Pir İbrahim Gülşeni Hazretlerine şikayet etmesi için dervişini  gönderdi. Aşık Musa Efendi  gelen dervişi görünce ağlamaya başladı, talebe ne için ağladığını sorunca, Aşık Musa Efendi’de  “Dede Balî’nin uygunsuz hirazından dolayı bu gece hocamız İbrahim Gülşeni Hazretlerine teveccüh ettim, Hayali Efendi’nin  dervişlerinden Dede Balî meclisimizin huzurunu  bozdu diye şikayette bulundum. Senin bu haberin benim bu serzenişime cevaptır.” dedi, arkasından aynı derviş Dede Balî’nin yanına gitti ve hocası Ahmed Hayali Efendi’nin özür dilemesini isteyince Dede Balî Efendi  o anda hüngür hüngür ağlamaya başladı ve şöyle dedi. “Bu gece mana aleminde Pirimiz İbrahim Gülşeni hazretleri beni dergahta  orta yere çıkardı, oradaki bazı kişilere beni yere yatırmalarını emretti ve aynı kişilere bana vurmalarını söyledi, ayak tabanlarıma ve sırtıma çokça vurdular, şu anda bile o dayağın acısıyla hareket edecek durumda değilim..” diyerek sırtını açarak dayak izlerini gösterdi. Bu durum Aşık Musa  Efendi’ye anlatılıp Dede Balî’nin  kendisinden af dilediği söylenince; “Onun tövbe ve istiğfar etmesi af yerine geçer inşallah..” dedi.
   Yine başkaca bir zaman Aşık Musa Efendi hac etmek ve İbrahim Gülşeni Hazretlerini ziyaret etmek  maksadıyla Mısır’a gitmişti.  Bir mecliste  sohbet etmesini istediler, yer sohbet edecekleri  yer yüksekçe bir çardağın üzeri idi, dervişlerden biri kendi kendine “Aşağı atlamak, göklere çıkmak kadar zor bir şeymidir?” diye düşündü, böyle düşünen talebe sohbetin tesiriyle cezbeye geldi kendinden geçti ve kendisini o yüksekçe yerden aşağı attı, hiçbir yeri ne bir şey olmayıp, ayak üstü yere düştü, o derviş “ Kendimi aşağı attığımdan haberim yoktu, Aşık Musa Efendi’nin sohbeti beni öyle mest etti ki, sanki bir kuşun kanatları üzerinde yere inmiştim..” dedi.
   Allahû  Teâlâ  her birimizi kendisine hususi dost olanlardan eylesin. Dost olamıyorsak ta dostlarıyla dost olabilmeyi  nasib  etsin.