http://www.edirnetarihi.com/sponsor-reklamlari/reklam.jpg

Rumlar Edirne Vilayetinden niçin gitmek istiyorlar



Yazar: Cengiz Bulut | Edirneli Şahsiyetler, Osmanlı Dönemi, Savaşlar | 11 Oca 2018 | 0 Yorum

Bu çalışma Edirne Yöre Dergisinde yayınlanmıştır,

Cengiz BULUT*

Edirne’li Av.Mehmet Şeref (Aykut)

ssss

Edirne tarihini araştıranların 1890-1939 yılları arasında en sık rastladıkları isimlerin başında Edirne’li Av.Mehmet Şeref (Aykut) gelir.

     Ansiklopedi bilgileri ile Mehmet Şeref (Aykut) ; 1874 Edirne’de doğmuş, 1939 yılında İstanbul’da vefat etmiştir.

   Meşhur Türk siyaset adamı, hukukçu, yazar, İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdi, Edirne’de avukatlık yaptı. II. Abdülhamit döneminde devrimci düşüncelerinden dolayı sürgüne gönderildi. Sürgüne gönderilme serüveni Hukuk tarihi açısından bir ilktir ve ayrı bir yazı konusudur, İttihat Terakki’nin önderlerinden Edirne’li Talat bey, İpek İbrahim efendi ve diğer ittihatçıları mahkemede o kadar güzel savunmuştur ki müvekkilleri berat etmiştir ama kendisi mahkeme tarafından Fizan’a sürgün edilmiştir, sürgünde birkaç yıl kalacak oradan İzmir’e gidecektir, İzmir’de fikirlerini yaymak için yine harekete geçecek bir gazete de çıkaracaktır, rahatsız olan İstanbul yönetiminin onu tekrar hapsetmek için harekete geçeceğini öğrenir, arkadaşlarının önerisi ile Manisa’ya gider orada Akıl hastanesine yatar ve kendisine “Deli Raporu” alır bu belge sayesinde takibattan kurtulur Edirne’ye döner. 1908 -1914 yılları arasında Yeni Edirne  gazetesini çıkarmaya başlar.Balkan savaşı sonrası Birinci Dünya savaşının ayak seslerini yakından duyar, gelecek olan tehlikeleri önceden fark eder ve Trakya Paşaeli Cemiyeti’nin kuruluşuna öncülük eder ve bu cemiyetin tüzüğünü hazırlar, daha sonra Trakya Paşaeli Gazetesi’ni Dr.Rifat Osman ile birlikte çıkarmaya başlar,gazetesinde Trakya’nın bir bütün olduğunu Doğu ve Batı olarak parçalanamayacağını,Trakya topraklarının Ebediyen Türk kalacağı-kalması gerektiği tezini işler,Yunan işgaline karşı halkı örgütlemeye çalışır.

*Edirne Tarihi Araştırmacısı

      Son Osmanlı Meclisi Mebusanı’na Edirne  mebusu seçildi,gündem dışı söz alarak kürsüde müthiş hatipliği ile Misak-ı Milli’yi okuyarak kabul edilmesini sağladı ve bu yüzden İstanbul’un işgalinden sonra İngilizler’ce Malta’ya sürüldü,serbest kalınca Anadolu’ya geçti, ilk TBMM’ye katıldı. Ünlü heykeltraş Edirneli İlhan KOMAN’ın dedesidir.

      Mehmed Şeref bazıları tarafından cesur,atak,deli,pervasız olarak tabir edilse de, Talat Paşa bir toplantı esnasında Edirne’de çıkardığı Gazetesinde İttihad Terakki Hükümeti’nin icraatlarını eleştiren Mehmed Şeref’e bir toplantıda “Sen var ya sen, Senden helaya kenef taşı bile olmaz” dese de o vatanı ve milleti için her daim çalışan çabalayan, bu uğurda sürgünlere giden,Osmanlı’nın son mebusan meclisinde ve Türkiye Cumhuriyeti Büyük Millet Meclisinin Mustafa Kemal’den sonra en iyi hatibidir ve Ülke sorunlarının çözümü için kürsüyü en fazla kullanan milletin vekillerinden biridir.
    O Balkan Harbinin içinde bulunmuş çekilen çileleri yakından görmüş,yapılan hataları tesbit etmiş, Edirne Müdafii Şükrü Paşa’nın Edirne’yi Bulgar’lara teslim etmeden hemen öncesinde Nazım Paşa’yı bilgilendirmek için yazdığı raporu Mehmed Şeref  İstanbul’a götürmüştür.
      Mehmed Şeref Balkan harbini,Birinci Dünya Savaşını,Osmanlı Hakanlığının tarih sahnesinden çekilişini,İstiklal harbini görmüş,Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluşuna şahit olmuş,olayların hep içersinde bulunmuş milletinin refahı için çalışmıştır.
     Mehmed Şeref birinci mecliste Mustafa Kemal’in en büyük destekçisidir ki bu sayede Milli Mücadelenin kazanılmasında payı vardır, ama İstiklal Savaşının kazanılmasından sonra  Lozan Müzakerelerinin TBMM’nde tartışılmasında “Batı Trakya’nın ve 12 Adaların Yunanistan’a bırakılması konusunda.” en büyük muhalefeti o gösterecek, ilkelerinden taviz vermeyecektir ve Meclis Kürsüsünde bu ilkelerini müthiş hatipliği ile dile getirir ki bu yüzden,İkinci meclise Beldesi Edirne’yi temsil etmek için Mustafa Kemal’den davet almaz.

    Yıllar sonra savunduğu bu ilkelerin ne kadar doğru olduğunu zaman göstermiştir ama Mehmed Şeref yinede “Milli Mücadeledeki emeğimden sonra 1932’ lere kadar köşemde kalma’mın sebebi olmasına rağmen,hadiseler,maalesef ve ne yazık ki bana hak vermiştir.Keşke aksi olsaydı,keşke ben mahcub olsaydım hata ettiğimi görseydim ve de özür dileseydim der..”

     Eski Cumhurbaşkanlarımızdan Rahmetli Celal Bayar,Cemal Kutay’ın kaleme aldığı “Üç Devirde İrfan ve vicdanının hasreti millet ve devletini arayan adam Mehmed Şeref Aykut” isimli kitabına yazdığı önsözde Mehmed Şeref Aykut’u  çok güzel anlatıyor.

  • Ben Mehmed Şeref’i Balkan Harbini takib eden acı günlerde tanıdım.Ailesiyle,İttihad ve Terakki Katib-i Mes’ulü olduğum Bursa’ya tedaviye gelmişlerdi..
    İkinci karşılaşmamız O’nun Edirne,Benim Saruhan (Manisa) Mebusu olarak son Osmanlı Meb’uslar Meclisinde oldu..
    O, bana Trakya ve İstanbul’u ben ona Ege’yi anlattım..
    Malta’ya sürülünceye kadar Mehmed Şeref; son Osmanlı Meclisinin cesur,atak,pervasız hatipleri arasında idi..Büyük himmeti, Mebuslar Meclisinin İngilizler tarafından basılmasından dokuz gün önce,hazırlayıcıları arasında olduğu Milli Misak Beyannamesi’ni kürsüde gündem dışı okumasıdır..
    Malta sürgünü dönüşü Edirne Milletvekili olarak Ankara’ya geldi ve İkinci Meşrutiyet yıllarından tanıdığı Mustafa Kemal’in yanında yer aldı..Müdafaa-ı Hukuk Gurubunun katipliğinide yapıyordu.Mondros’dan sonra yakın arkadaşlarıyla kurduğu “Trakya Paşaeli” cemiyetinin Trakya üzerindeki gayelerini izah ve müdaafaya devam etti..
    Zaferden sonra sulh şartları üzerinde tavizi reddeden karar sahibi olarak sık-sık kürsüde idi..
    -Trakya’nın Şark(Doğu) ve Garb (Batı) olarak BÖLÜNMESİNİ kabul etmiyordu;
    -Ege sahil şeridi karşısındaki ADA’lardan vazgeçmiyordu;
    -Yaptığı tahribi tazmin etmeden Yunan’la sulhün kesinlikle karşısında idi;
    -Kendi okuduğu Milli Misak Beyannamesindeki ruh ve gayeyi,Hatay-Halep-Musul dışında izah ve kabul etmiyordu;
        Birinci Millet Meclisinin seçimleri yenileme teklifinde imzası olmasına rağmen,ikincisine girmedi köşesine çekildi, 1931 seçimlerinde Atatürk eski arkadaşının yine beldesi Edirne’den Meclise girmesine delalet etti..Fakat Mehmed Şeref ayrılışına sebeb olan görüşlerini hayatının sonuna kadar muhafaza ve müdafaa etti.

    Mehmed Şeref on binlerce sayfa yazılı belge bırakmıştır,basılmaya hazır onlarca kitabı vardır,Edirne’miz ve Türkiye Mehmed Şeref’i hatırlamalı hakkında paneller düzenlemeli notları gün yüzüne çıkarılmalıdır..

   Aşağıda, Balkan Savaşında yerli Rumların Edirne’de yaptıkları olaylar için, Osmanlı Mebusanı’nda İzmir Meb’usu Emanuilidi Efendiye yazdığı mektuplardan derlediği  ve Edirne Sanayi Mektebi Matbaasında H.1330 (M.1914) yılında basılmış, İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Atatürk kütüphanesinde bulunan küçük hacimli ama çok önemli Osmanlıca bir eserini günümüz Alfabesi ile okuyacak ve Balkan Savaşında yaşanan büyük drama şahit olacaksınız.

 

 

 

 

 

 

 

 
  Mehmed Şeref


Edirne Vilâyetinden
Rumlar Niçin gitmek istiyorlar


-İzmir Meb’usu Emanuilidi Efendiye-

 

Rumlar niçün gitmek istiyorlar.

Mektuplarım silsilesinden.
6

 

Fiyatı 2 Kuruştur
Edirne Sanayi Mektebi Matbaası
1330

 

Rumlar Edirne Vilayeti’nden niçin gitmek istiyorlar?

                     -İzmir Mebusu Emanuelidi Efendiye- 
      Şura-yı ümmetin hitabet kürsüsüne kadar getirdiğiniz suale Dahiliye Nazırı resmi bir lisan ile size cevap verdi ki kat’i, acıklı ve biraz düşündürücü!  Şüphe yok, bu cevap sizin istediğiniz değildi ve yine hiç şüphe yok ki fener politikacılarının ağzınıza koydukları bu suale dahiliye nazırından daha ihtiyatsız, daha dolambaçlı, daha karışık cevap bekliyor idiniz, lakin nazır, şu büyük yükü kuvvetli omuzlarında taşıyacak kadar nefsinde azim ve iradat bulan bir devlet adamı sıfatıyla  size öyle bir cevap verdi ki bu cevabı teşkil eden kelimeler ağızdan çıkarken size atfettiği nazarlar her halde sözlerinden daha beliğ, daha mesnet ve nihayet daha doğru bir cevap idi.
 Sualinize mes’ul bir nazır, hükümet diliyle en doğru cevabı verdi.Bu cevabın elim noktaları millet meclisinin yüksek ve müzeyyen tavanında çınlarken müdafaa etmek istediğiniz “Büyük maksad” sahiplerinin yakan, yıkan, öldüren ellerinde mağdur, perişan, mazlum kalmış tamam  Altıyüz bin müslüman kanından sıçrayan bir acı feryad, bir hazin ses orada, yanı başınızda oturarak sizin şu vakitsiz  sualinizden müteezzi  dil-gîr  ve nalan müslümanlara ne kadar acı günler, ne kadar hazin hatıralar ektirdi biliyor musunuz? Size altı bin yıldır mütefekkir ve  Mütehassis bir beşeriyetin tarihine geçmemiş bu vekayii Rumların kanlı eliyle nasıl geçdiğini en açık bir lisan ile anlatmak için müsaadenizi niyaz edeceğim. Sualinizin topluca anlattığı bir şeydir : Rumların hicretine neden sebeb verdiniz, giden Rumlar niçin gelmeyecek ve siz bunun için ne yaptınız?

     Dahiliye Nazırı size bu hicretin siyasi sebeplerini açık söyledi ve avdet ihtimali olmadığını söylerken sanırsam dikkat etiniz mi, nazırın o metîn yüzünü acı bir sarılık kapladı; o yüksek simâdaki gözler biraz bulandı, çünkü Rumların gittikleri yerlerde yerleşdikleri  Müslüman yurtlarının sahipleri bir daha bu güneşi göremeyecek, onların yüzüne bir sabah rüzgarı ebediyen çarpamayacaktı. O sırada meclisin yüksek tavanlarında bir şey dolaşıyordu: Ölüm!
     İşte muhterem mebusumuz, siz bu memlekette ölümler saçan, ateş ve kan döken bir katil sürüsünün hararetli ve cesur müdâfiî sıfatıyla Türkiye Dahiliye nazırını isticvab ederken ötede müdafaa ettiğiniz Rumlar Türkleri boğazlıyorlar, kızlarımızı kirletiyorlar ve hanumanlarını yakıyorlardı. Lakin sizin burada yükselttiğiniz sesi Yunanistan’da bir hak tanıyan bir hak bilen ve bir hakkı söylemekdeki zevki takdir eden bir ses, bir insan sesi takib etti mi?

 

 

 

           Rumlar niçün hicret ediyorlar?
Onu dahiliye nazırına neden soruyorsunuz? Fener  politikacıları acaba bu malum sebebi, bu kahr ve mel’ûn sebebi bilmiyorlar mı? Beşerin beyaz vicdanını inkar ettirecek bu kahhar  vak’aları yapanlar halâ  mağdurlarının mezbuhâne bir hareketine de müsaade etmeyecek kadar zulümlerini uzatmak isterler ise buna nasıl bir söz bulmalıdır ki tam manaasıyla maksadı anlatsın.

          Rumlar niçün hicret ediyorlar?
    Balkan muharebesi ilan edilmişdi. Dedeağaçda Müslüman, Musevi, Rum ve Bulgar ahali oturuyordu.  bilmem Dedeağacı biliyor musunuz? Dede ağacın bütün ticâreti, bütün serveti sade sade ve Rumların idi ve Rumların elinde dönen bu ticâretin hizmetkârları da yalnız, yalnız müslümanlar idi.
          Müslüman köylüleri kasabadaki Rum tacirlerine hizmet ederler, Kasabada oturan müslümanlar ise me’murînden başka hepsi bir Rum tâcirin hamalı, tahsildarı, karcısı, simsarı, kayıkçısı idi ve Dörtyüz seksen iki Rum mağazalarının hepsi de efendi Rum idi. Senelerden beri sadakatle hizmet eden de müslümanlar idi. Dede ağaçdan Türk askeri çekildiği gün, henüz Bulgar askeri gelmemişdi ki.

   Başda, en başda yüzündeki yama kadar vicdanı kararmış bir Rum delikanlısı olduğu halde memleketde ne kadar Rum varsa toplandılar, bilmem Dedeağaca gideniniz var mıdır? Şehrin en muhteşem mahalleleri Rumlarındır. Müslümanların istasyonla şehir arasına sıkışmış ufacık tahta evcikleri vardı. Bunlar ne kadar müslüman evi varsa hepsine hücum eylediler. Genç kadınlar, kızları ayırdılar  erkekler ile yaşlı kadınları da camie doldurdular. Camiinin içine girenlerin hepsini tutuşturdular… Cami dehşetli bir gürültü ile yanar, yıkılırken bizim Rum vatandaşlarımız  Câmiinin etrafını sarmış, hora tepiyorlar, sirto çekiyorlar, yaşasun Yunanistan, kahr olsun Türkler sadasıyle şadumanlık ilan ediyorlar idi.
         Gözlerinin önünde göklere yükselen alevler, ateşler içinde insan bacakları, kadın başları, küçük çocukların gövdeleri cayır cayır yanarken bu yanan, ezilen bağıranların bir gün evvel onların saadetine, safâsına, ticaretine çalışan müslümanlar, komşuları, memleketlileri ve nihayet hizmetkarları olduğunu düşünmüyorlardı(düşünemiyorlardı)  daha ötede genç kızlar, kadınlar metrapolid’hanenin yanındaki mektebe doldurulmuşdu ve işte burada beşerin iffetinden ziyade kılmak, namusunu yakan vak’alar meydana geliyordu. Her genç kız kudurmuş, şehvetten, hırsdan gözleri dönmüş bir Rumun kucağında çırpınıyor, ağlıyor, yalvarıyordu ve müdafaa ettiğiniz Rum vatandaşımız ise bu Türk kızının donunu yırtıyor, bacaklarını koparıyor memelerini sıkıyor ve nihayet o ismeti kanlar içinde iterek üstünden soluk soluğa kalkarken derhal bir hiddet duruyor ve kadınlığını kirlettiği, iki dakika evvel şehvet zevkiyle kucağında sıkdığı bu Türk kızını, kadınını öldürüyordu.

 

 

 

 

 

         Muhterem Osmanlı mebusu Emanuelidi Efendi! Size bir şey soracağım. Sağ elinizi göğsünüze, vicdanınızı Eb, İbn ve Ruhül Kuds’e uzatarak söyleyiniz: Dünyada en kan emen, en vahşi bir hayvan vardır Kaplan derler, tabii görmüşünüzdür. Bu hayvan bile bir dişi ile muanaka ederken dişiyi yalar, okşar, sever, Halbuki bir Rum vatandaşımız ismetini yitirdiği bir Türk kızını bu hale getirdikten sonra öldürdü,şimdi bunu hangisi daha medeni, daha insaniyetlidir? Rumlar niçin hicret ediyor mu dediniz?
     Sofulu’nun karşısında bir Ede köyü vardır. Burası Sofulu’nun anbarıdır. Sofulu bir Rum memleketidir, bilirsiniz ki burası Kozacılar diyarıdır. Harbin ilanından sonra Ede köylüler hep toplandılar. Keşan’dan Gelibolu’ya inmek için yola çıkmışlar idi. Sofulu’nun en kibar, en zengin tüccarları ile Küplü Köyünün en ileri gelenleri arkalarından koştular.  Geçen Rus muharebesinde Ede köy’ün burnu kanamamıştı. “Nereye gidiyorsunuz, biz sizi salıvermeyiz, Köye dönünüz, bizim için ayıptır, kılınıza bir hata gelmeyecektir.”dediler.
      Edeköy’lü Hacı Mehmed Ağa Sofulu Kazasının en zengin, en çalışkan bir adamdı. Sofulu’daki mağazalarında Rum ortakları, Rum tacirleri vardı. Müslümanlar zaten kısmen kaçıyordu, ahalinin ekseriyeti fakir kısmı kalmıştı, bunlar da hakikatı dostlarının bu kara günde şu insaniyetkâr lisanına kanarak dönmüşlerdir. Ede köyüne gelince : Köy dört taraftan sarıldı köyün ne kadar kadın ve kızı varsa, memedeki çocuklardan, on yaşına kadar hepsini meydanlığa sevk ettiler.
     Erkeklerini de birer birer bağlayarak dizdiler. Bir saat evvel iğfal ile, mukavemet ve merhamet vaadiyle yoldan çevirdikleri Hacı Mehmed Ağayı ortaya aldılar.. Evvela bir gözünü oydular ne kadar parası varsa hepsini gasp ettiler.. Zavallının bir tarafda gözü oyulurken ötede, gözünün önünde kızının ırzını yırtıyorlardı.. Kadınların üzerine hücum ettiler ve artık burası kan ve irinle dolu bir meydan haline geldi. En kahpe bir fahişenin yapmayacağı şu muamele ile o ma’mur, mes’ud Ede köyü yangın yerine döndü. Tüten dumanlarının ortasında tamam bin dört yüz kırk müslüman kadın erkek çocuk leşi beraber yanıyordu..

     Şimdi bunu yapanlar Bulgarlar değildi muhterem Osmanlı meb’usu Emanuilidi efendi: Dahiliye nazırı size istila günlerinde tecavüzatta bulunanlar korkudan hicret ediyorlar derken siz inanmadınız değil mi?  ve belki bu korkuyu başka türlü tefsir eylediniz.
     Halbuki muhterem meb’us, siz, siz ki evinizde otururken gece gündüz bir yerde yemek yediğiniz, yaşadığınız insanların bir gün, nıkbet ve felaket zamanlarında evinize hücum ederek sizi bir direğe vahşiyane bağladıktan sonra gözünüzün önünde refîkanızın, kızınızın, gelinlerinizin donu yırtılırken, kızınızın bikr-i ismeti parçalanırken, karınız vahşi ve muhteris kullar arasında sıkılırken bütün bu şeylerin bizzat bedbaht şahidi olduğumuz halde, bir gün sonra memlekette hâl-i tabii avdet edince bu mütecavizleri, bu gaddarların gözünüz önünde yine sizden daha yüksek, daha mes’ud gezdiğini, dolaştığını görünce namusunuzu kirleten, kızınızın kadınınızın iffetini hırpalayan, mülkünüzü çalan ve hala üzerinde sizin elbisenizi   taşıyan bu adamlara yine kemal-i safvetiyle elinizi mi uzatırsınız, yine kemal-i samimiyetle vatandaşım mı dersiniz insaf ediniz. Bu muamele artık insanlığın tahammülü fevkinde bir ahmaklık olmaz mı?
     Edirne kal’ası sükut ettiği o meş’um gün memleketin ahalisini gözünüzün önüne getiriniz: Altı ay şehrin her tarafına cehennemler yağarken  süpürge tohumuyla mi’desinin har harasını susdurmağa mecbur aç, zayif biçare bir halk vardı. Devletler muharebe etmiş, biri mağlup olmuştu. Bu mağlub devletin hakkını müdafaa eden ordusu idi.. Askeri idi ve hiç şüphe yok ki evinde oturan Fatma Hanım’ın, Aişe Hanımın,annesinin memesini emen mini mini beş aylık çocukların ve nihayet yerinden  Kımıldayamayan ihtiyar müslümanların bunda, bu müdafaada da bir hissesi yoktur değil mi?
    Martın on üçüncü günü kal’a sükut etmiş, Türk askeri müstevlilere teslim olmuştu. Şehirde ne oldu bilmiyorsunuz? Kat’iyyen bir Bulgar hiç bir şey yapmadı ve hiç bir yerde bir Bulgarın bir eve hücum ettiği, bir kimseye fiske ile vurduğu görülmedi. Çünkü, çünkü Edirne şehrinde hiç hiç hiç bir nefer yerli Bulgar yoktu. Topu Yüz hâneden ibaret olan Bulgarlar ise harbin başlangıcında İzmit’e sevk edilmişler idi. 
       Bütün Rumlar, kol kol olarak mahallelere hücum ettiler. Ne kadar müslüman evi varsa hepsini soydular, hatta çerçevelerine varıncaya kadar çıkardılar ve geceleri de memlekette oturulmaz fecayii meydana geliyordu. Mahallelerde gündüzden nişan koydukları hânelere gece  gidenler ve oralarda oturan zavallı erkeksiz, müdafaasız müslüman kız ve kadınlarına vahşiyane tecavüz ettiler ve nihayet öldürdüler. Daha daha, sokakta kalan müslümanların başındaki fesleri kaptılar, yerlere vurarak yırttılar. Vakaaların şahidini mi istiyorsunuz? Lütfen Edirne’ye bakınız size Rumların ne kadar namussuzca işler yaptığını inkar edebilmek ihtimali olmayacak surette isbat edeceğim ve göreceksiniz ki sizlerden beri bir yerde başladıkları Rum vatandaşlarından müslümanlar neler görmüştür. Bir camiinin minaresine çıkarak Hristiyanlar, tesadüfen oradan geçen camii hizmetçilerinin üzerine pisleyenler, camiilerin içine şarab ve pislik dökenler, mağlub ve bedbaht ve aç bir halkın üzerine saldırarak üstünde saati, para kesesi, nesi varsa alanlar hurra? tepenler   islam mezarlıklarının taşlarını sökerek evlerine taşıyanlar… Alil, hasta, yürüyemeyerek caddelerin bir köşesine, söğüt ağaçları altına bîtab düşmüş askerleri diri diri gömenler, küme küme suya atanlar…Tahrir ve Taharri  memurlarını kıymık kıymık kesenler ve nihayet Edirne’de tarih-i beşeriyetin kaydedemediği kanlı vakaayı meydana getirenler Bulgar askerleri değildi.     Muhterem mebusumuz Emanuelidi Yunanidis efendi! Müdafaa ettiğiniz Rum vatandaşlarımız idi.
     Edirne Vilayeti’nde bazı Rumlar niçin kaçtı ve kalanlar da neden oturmak istemiyor? 
-Bu sualinizin cevabını mı istiyorsunuz? hakikaten tahammülünüz varsa dinleyiniz:

      Son günlerin acıklı vakayii Türkün gözünü az açtı ve Türk şanlı bir mazinin hakiki ve şerefli sahibi olduğunu idrak ile at sırtında maceracı bir seyyar ömür geçirerek kişverler açmakta değil, yirminci asrın bağırdığı ilmi, iktisadi teşebbüslerde de aynı zeka ve hararete malik olduğunu isbata başladı  şu memleketin kan ile, savaş ile sahibi olan Türk için 328 meş’um tarihi bir intibah devri açıyor. Memleketi hamiyetli ve kuvvetli omuzlarında yorulmayarak taşımak isteyen genç, dinç bir neslin azimkar

vefakarın ortaya atıldığı bu bir avuç, henüz pek az gençlik kuvvetinin yüksek Padişahlığın mazide bitirdiğini kazanmaya müeyyed bir namus siyakıyla taahhüt eylediğini görüyoruz.

        Rumeli’nin feyzli vadilarine yüz binlerce evlad gömerek buradan çekilirken hala Türkün niçin yaşadığına,niçin yeryüzünde bir müslüman Türkün bulunduğuna kızan köpüren bir unsur ,muhavvif ve kindar bir unsur karşımıza dikiliyor ki her dakika şu mahrum Türk muhitinde uyanan son intibah ve terakkinin hiç birşey ile doymaz ve durmaz düşmanı! Bir unsur ki yalnız ,yalnız birşey istiyor: Kainata yayılmış ne kadar Türk varsa hepsi, hepsi varlık sahifesinden silinmelidir ve siz bugün İzmir’i, Brusa’yı, Konya’yı, Edirne’yi, Trabzon’u, İstanbul’u onlara bağışlasanız o yine yer yüzünde Türk namıyle teneffüs eden bir müslüman bulundukça hiç rahat etmeyecek,hiç durmayacak, yaşamakdan, yaşamak istemekden başka bir taksiri olmayan Türk’ü taa Kutb-ı Şimâlinin buzlarına kaçsa yetişip bulacak ve hiç düşünmeden boğacaktır.

      İşte bu unsur, bu hain ve mehîn unsur: taassubdur,taassub! İşte ebedi bir düşman! ve nihayet Edirne vilayetindeki hareketlerin önünde yine bu taassub ordusunun serdarlarını görüyoruz vakanın esası şudur:
      Edirne mübarek ay ve yıldızlı bayrağın mehabetli gölgesine döndüğü günden beri gazete sütunlarının artık tahammülü taşıran, sabrı yakan gürültülü şikayetlerle dolduğunu görüyorum  Devlet ricâlinin her gün kapıları çalınır, mezahib nâzırından taa mukaddes padişahımızın şevketlu huzuruna kadar bu şikayetler, bu gürültülü feryadlar yükseliyor, kapıları çalınıyor her gün biraz daha artan bu seslerin hemen aynı nakaratı tekrarlayıp durduğunu gören Türk çocukları uzakdan yakından meseleyi şöyle duyabilmek itibarıyla müteessir oluyorlar ve son  günlerin pek acıklı hatıralarıyla kırılmış gönüllerini bu mes’ele daha çok müteessir ediyor. Rumilinin feyizli sahralarına yüz binlerce Türk genci gömerek çekilirken, altı asrın şanlı hakimi yeşil ve kırmızı sancağının yerini salibli mavi beyaza bırakarak mahzun mahzun dönerken şimdi de büyük ataların biricik yadigarı olan Edirne’nin  mukadderatıyla bu kadar oynamak isteyenlerin şu şikayetlerinde gizlenmiş emelleri görmekden ileri gelen acı duygu ile kıvranırlar ise artık en yüksek sesleriyle bağırmağa hakları yok mudur : Ey yirminci asır yüzün kızarsın !

      Hangi milletin ferdi olduğunu bilmeyen simitçi çırağından bir milletin en büyük ruhani reisi olan Patrik Efendi hazretlerine kadar bütün Rumluk birden bağırıyor ve Edirne Vilayeti’nin Türk hakimiyetine döndüğü günden beri bu feryatlar her gün biraz daha manalı yükseliyor, dikkat ettim: Patrik Efendi hazretlerinin devlet ricaline ziyaretleri, takrirleri, şikayetleri ile Rumca gazetelerin bizi silken, hırpalayan, tezlil etmek isteyen yazıları ve nihayet bütün şu hakanlıkda ”tebea-i sadıka” olduğunu bağıran Rum vatandaşlarımız büyük bir ittifak ile bir şey söylüyorlar :  ( Trakya’da Rumların emvali elinden alınıyor, hicrete mecbur ediliyor, hükümet bu zulümleri tervic eyliyor) Bizim gazetelerimizde bu söylenilen, şikayet edilen işler hakkında rastgele muhabirlerinden aldıklarını gelişi güzel yazıyorlar. Bu şikayetlerin asılsızlığından bahsediyorlar ve nihayet hiç bir taraf  iddia edilen vukuatın geçtiği sahne üzerinde tahkik ve müşahedeye dayanan bir netice almaya, kârî’lerini tatmine çalışmıyorlar. Bence hükümet, dahiliyeye taalluk eden bu işte resmi vazifesini her halde gazetelerimizinkinden çok iyi yapmıştır. Ve nihayet bizim gazetecilerimiz de bu meseleyi ecnebi gazetelerinden daha ziyade bilememek, daha vesikalı yazamamak hatasında kalmışlardır.

      Bunlar bugünün meselesi değildir ve zannedersem biraz tarihi, biraz milli ve nihayet pek çok siyasi olan meseleyi mazisinden bugüne kadar getiren vukuatın silsilesini meydana atınca şu kördüğüm şeklinde gösterilen ipek ilmikleri çözülmüş, bu gürültülü meselenin hakikati yalnız bizim gazetelerimiz için bir mülahaza, ufacık ve milli bir mülahazaya lüzum var.
(Osmanlı tarihinde pek kazalı ve şerefli adı olan şu koca Edirne Vilayetini Rum gazeteleri tabii işittikleri gibi “Trakya” yazıyorlar ve aynı zamanda altı asırdır adını değiştirmediğimiz yerleri onlar kendi milliyetlerinin yaşadığı isimler ile anıyorlar iken bizim gazetelerimizin hala Edirne Vilayetine “Trakya” demelerindeki isabetsizliği gazetecilerimizin nurlu ve feyizli dimağlarıyla mütenasip görememekte biz Edirne’liler pek çok haklıyız)

    İkinci Balkan Harbi ilan edildiği gün Edirne Vilayetindeki vaziyet kat’iyen değişmişti. Bulgarlar Edirne’ye saldırdıkları zaman, 13 Mart meş’um gününde Edirne’nin bedbaht müdafîleri takatsiz ve aç çekilirken, Hacılar Ezanı’ndan şehre silah omuzda yürüyen Bulgar askerini elinde buketlerle karşılayan madamlar ile milli Başörtümüz olan fesleri yırtarak (Kahrolsun Türkler ve yaşasın Bulgarlar) diyenler, ertesi gün memleketin hakimi olan Bulgarların mahv ve izmihlali çaresini düşünüyorlar idi ve çünkü ikinci Balkan muharebesiyle birinci muharebe aynı şartlara havi değildi. Nihayet birincisi Türklüğü, Müslümanlığı yeryüzünden kaldırmak için kurulmuş bir ittifakın eseri, ikincisi Rumluğun, Bulgarlığı ezmek üzere ortaya çıkmış bir savaş idi.
      Birinci muharebede düşman Türklük idi. O mahkum edilmiş, ezilmiş idi ve şimdi de Bulgarlık perişan edilecek ve büyük Yunanistan meydana gelecek idi. Birincideki Rum vatandaşlarımızının vaziyeti ile ikincideki tavırları arasındaki tezat tetkik edilince bu memlekette altı asırdır yan yana yaşayan iki anasırın Türk ve Rum, hiç bir günü anlaşmayarak fırsat bekleyen bir pusu kurmuş düşman vaziyetinde kaldığını itiraf etmek lüzumu tahakkuk eder.

      Rum meselesi senelerden, asırlardan beri ve fakat Edirne Vilayeti için az uzaktan başlıyor,1319 senesi Kırkkilise ve havalisini Bulgar kıyamı tutuşturmuştu. Bulgar vakasından beri Rumluk, Bulgarlığın kanına susamış bir düşman idi ve her gün Rumluk bu şizmatik? Bulgarlığı ezmek için her fırsattan istifadeye çalışıyor idi.

      Eski devrin kanunsuz ve programsız idaresi, buraları ateş ve kan içinde kaldığı gün haberdar olabilmiş aç ve çıplak bir sürüden başka bir şey olmayan beş on tabur derme çatma askeri Edirne müdafii Şükrü Paşa’nın kumandasıyla Kırkkilise’ye sevk etmişti ki Bulgarlar Vasilikoz hükümetini basmış, Istranca eteklerine kadar yayılmış idi. Vize civarında Sergen, Yenice gibi beş on Rum köyünde ciddi teşkilat var idi.

     Bu köyler kalabalık ve zengin idi. Bu teşkilatı yapan Vize  Metropolithanesi idi. Abane, Patros, Penge köylerindeki Bulgarlar ile Rumbeylie ve Pınarhisar’dakiler arasına giren bu köyler ilk hatvede müdafaa vaziyetinde kalmak, Bulgar eşkiyasından tahaffuz eylemek için böyle bir teşkilata lüzum görmüşlerdi

    Mahlup Hakan şöyle böyle buralarda zahiri asayişi temin eylemiş, ormanlar içinde “Piçu” “Lazarof” “Karahisarlı Kosti” çetelerinden mâ’âdâ  asiler Bulgaristan’a çekilmiş idi ki Vize Kazası Rumluğu da bu arada teşkilatını ikmal eylemiş idi.

    Bu teşkilatın ruhu Kırkkilise, Tekfurdağı, Edirne Yunan  Konsoloshaneleriyle     Vize Metropolithanesiydi. Marmara sahilindeki “Hora, Ganos, Kumbağ köyleri” sevkiyat deposu idi. Silah, bomba, eşya bu üç yere çıkıyor. Bir kısmı Keşan tarikiyle Uzunköprü, İnöz, bir kısmı da Tekfurdağı’ından Soğan arabalarıyla kat’iyen Çerkezköy, Manika’ya uğramak şartıyla Hahboğa?, mengeret  Köylerine geliyor idi ki ikinci kafile de Karıştıran altında Ahmed bey ve Çongara arasından Alpullu ve Nadırlı köylerine gönderiliyordu.
      Bu teşkilat dört kısma ayrılmış idi, Merkezi Edirne olan komiteciliğin faal azasını tayin etmek salahiyeti Kırkkilise’ye ait idi. Burada ise bir tercüman, iki doktor, bir otelci, bir yağ tüccarı, üç komisyoncu, dört aşarcıdan ibaret bir heyet var idi ki birisi Babaeski istasyonunda otel tutuyor, diğeri komisyonculuk  yapıyor idi. Bu otelci ile komisyoncu mahkemeye müracaat ile birbirinin boğazını sıkacak kadar düşmanlık gösteriyorlar,her gün birbiriyle boğaz boğaza kavga ediyorlar idi,bu zahiri dargınlık, kavgalar halkı ve hükümeti tamamıyle iğfale kifayet ediyor idi… Onlar ise her gece vazifelerini gayet kolay ifa etmekle beraber şimendifer memurlarından komiteye dahil sekiz kişilik seyyar çete efradı da nakliyatı te’min ve casusluğu ifa eyliyor idi.

    Samaku ve nahiyesi ve Vize, Midye ve civarı için en emin içtimaagâh ittihaz edilmiş idi. Bu komite ilk hatvede yalnız Edirne vilâyetindeki Rum köylerini Bulgar hücumundan koruyacak… Bulgarlaşmış köyleri, ekser halka girenleri patrikhâneye çevirecek idi. Hükûmet hiç haber alamıyor idi. Bu kadar muntazam casus teşkilâtına malik olan padişah bunlardan haberdar değildi. Çünkü nefs-i hümâyununa taalluk etmiyor idi. Saf Rum köylüsü hakikaten Bulgar hücumu namına ürküyor, hazırlanıyor ve her gece kapısının vurulmasını bekliyor idi.

   Her köy muntazaman lüzumu olan silahları almış idi. Kırkkilise etrafındaki polis, Bedre, Üsküb, Koyundere gibi köylerde bölükler teşkil edilmiş idi. Meşrutiyetin i’lânı asıl komitenin teşebbüsatına bir kova soğuk su döktü. Saf Rum halkı meşrutiyyeti bütün ruhuyla karşıladı. Lakin başda Ruhâniler, muallimler, komitenin ısrara vakıf erkânı bu birden patlayan Türk kıyamına, bu hamiyyet ve fedakarlık numunesine karşı gayet soğuk bir vaziyet aldılar. İşte meşrutiyyetin ilk günlerindeki Rum durgunluğu bundan ileri geliyor, bu hayal ve emel inkisarıyla şu vatanî harekete kalbleriyle iştirak edemiyor idiler.

     Meşrûtiyet memurları her halde daha başka idi ve elbette vatana bağlı ateşli bir yürek ve zihinle bütün durgun ve acı bir mazinin bize kaybettirdiğini kazandırmak istiyorlar idi. Memleketi gençlik hamiyetli ve nurlu omuzlarına almıştı. Kırk Kilise’de Abdülhamid memurlarının ruhu bile duymadığını ufacık bir kaymakam bir poliscik, bir jandarma zabıtçığı yakaladı,ve bütün komitenin menhûs ef’alini silkdi, çıkardı ve nihayet kudretkâr parmağıyla bu simayı örten maskeyi açtı.

        Halbuki İyane ile Yatrus arasında Şişmanov oluyor, Vize yolunda Bikidi ? Dimitrovi’ye kurşun atılıyor, nihayet Yenice’de kahve içinde komite efradından iki kişi gelerek bu vatan ve millet hainini! resmen idam ediyordu! Meşrutiyetle Vize civarında rum köylerinde on bir cürm-i siyasi irtikab edilmiş ve doksan altı kişi yakalanarak mahkemeye sevk olunmuş idi.
    Edirne’nin şimdiki valisi o zaman da vali ve çeteler nizamnamesinin  valilere verdiği geniş selahiyeti sû-i istimal etmek korkusuyla titreyerek adlü hakkı arıyor ve hatta bu meselelerdeki durgunluktan bahs olunca bu geniş salahiyeti istimal için temin-i kanaat etmek lüzumunu ona soruyor idi.
   Tahkikat bütün esliha ve evrak Vize metropolid hanesine kadar getirmiş, orada tutuyor idi. Derhal ” mezheb-i imtiyaz” ları ve ” mabedin masûniyeti” ortaya sürüldü. Kırk Kilise mutasarrıfı Nefsini  ve memuriyetini feda edemeyecek kadar gösterdiği zaaf ve telaş eseriyle bu evrak ve vesikalar aradan muhabere ile geçen birkaç gün zarfında mahv edildi.
    Tabii bu doksan altı mücrim bütün delailin, kanaatlerin, her şey’in açıklığı karşısında resmen beraet ediyorlar idi.
     Eşkiyayı yakaladığı halde bunlar da kurtuluyor idi. Adalet tatbik eden için hakim hisse değil, kanate tabidir tabiatıyla mahkeme bunda mazur bir halde ki : hükümet gece koyundere,polos (kırklareli nahiye yeni adı yoğuntaş) köylerinde ile selahili  Lakin yine durmadılar. Atina’da tahsilini bitirmiş iki doktordan biri fener semtinin en zengin bir aile çocuğu olduğu halde Samakov ve Yenice köylerinde icra-yı sanat ediyorlar ve teşkilatı daha canlı bir şekle sokmak için çalışıyorlar idi. 
     Harb ittifak tekelinde ilan edilince bulgarlar eşkiyasına karşı yapıldığı iddia edilen teşkilat tabiatıyla bulgar ordusunun harekatını kolaylaştırmaya, islam köylerini bozmaya pek çok yaradı. Asırlarca yan yana yaşadığı aynı köyde aynı merada çift sürdüğü komşusunu boğazlarken, evini, anbarını ateşleyerek karısını, kızını zorlarken bu rum vatandaş bulgar ordusunun istilasına yardım ediyor,ve Türk’ü Edirne vilayetinden kovuyordu. Türk ocağına döndüğü gün iki milletin arasındaki açıklık tabiatıyla meydana çıktı.1329 temmuzunda Türkler, Edirne vilayetine dönüyorlar idi. Ereğli Tekfurdağı  iskelelerine Anadolu sahillerinden dökülen Türkler hazin birer kafile teşkil etmişler. Köylerine doğru sâkit ve lâl yürürken bu yerlerin, bir senelik kanlı vakalara bir fecaat sahnesi olan mübarek yerlerin her taşında, her otunda bir Türk çocuğunun masum kanı görünüyor. Dağlar, vadiler sinelerinde yatan şehitlerin, mağdur  bir halkın kemiklerine çarpan rüzgardan çıkardığı derin iniltilerle bu uhrevi, hazin muhacir kârbanlarını, istikbal ediyorlardı. 
     Bir sene evvel, henüz harmanını bitirerek bereketli bir yılın, güç ve uzun bir alın teri mahsulü olan zahirelerini henüz anbarına koymuş, henüz bir istirahat nefesi almak için ocağında kaynayan ılık bir sevgiyle hep kendisininkilerinin muhabbetli gözleri önünde bir rahat  Kış geçirmek hevesiyle her şeyden bihaber hayata şevk ile hararetle gülümserken birden bire bir gün köyünün etrafını sarılmış görüyor…Daha dün aynı mavi semanın altında, yan yana tarlalarında çifte sürerken kadınlarıyla beraber çalışarak ötede yeşil yapraklı kocaman bir kara ağacın kuytu gölgesi altında çocukları kuşlar gibi cıvıldayarak masum oyunlarına dalmış sıçrarken, daha dün bu yıllarca bir yerde yemek  yediği, çocuklarını bir yerde büyüttüğü Rum komşusunu şimdi elinde silahıyla, etrafında bir sürü vahşi canavar toplayarak gelmiş, karşısına dikilmiş görüyordu.
     Bu dünkü köy komşusu, ev komşusu, tarla komşusu Rum vatandaşı, şimdi Mehmed ağanın evine giriyor, kollarını bağlıyor, onu evin sayvandındaki direğe sarıyordu. İki oğlu, bir güveyisi askere, orduya gitmişti. Ak sakalıyla yalvaran, ağlayan, bu kadar yıllık komşu hakkını bağıran bu Mehmed Ağaya Apostolaki, Yorgi yalnız bir tüfenk dipçiği indirerek başından akan al kanlarla beyaz sakalını kızartmaktan başka bir şey yapmıyorlar idi.

    İşte o zaman, bu aç Kurt sürüsü, odasının içine dolmuş, iki geliniyle bir ev kızının üzerine atılıyorlar ve orada, muhterem İzmir mebusu Emanuelidi Yunanidis Efendinin hiç, hiç de vicdanında bir cüz’i teessür duyamayacağı bir siba’atla masum genç kızları bu köy komşularının kirli nefesleri altında çırpınıyorlar idi, sonra bu yüz hanelik bir Türk köyünün her evinde aynı şenaat, aynı edepsizlik,aynı namussuzluk yapılırken göklere kadar erişen feryatlar, figanlar, inlemeler Türk kadınlarının, erkekleri harbe, serhadde gitmiş kimsesiz ve müdafaasız Türk kadınlarının sesleri idi,ve oradaki Rumlar ise hiç bir teessür duymayarak bu fenalıkları yaptıktan sonra köyün ne kadar malı varsa şimdi arabalar ile taşınıyor, kadınlar, çocuklar, memedeki yavrular süngüleniyor ve nihayet bu köy baştan başa ateşe  verilerek cayır cayır tutuşturuluyordu.
       Silivri’den tâ Yanya’ya kadar Rumelinde ne kadar Türk köyü yanmış, ne kadar Türk kadını hırpalanmış, ne kadar Türk kızları kesilmiş ise bunu yapanlar Bulgar askeri, Yunan askeri, Sırp askeri değildi Emanuelidi Efendi!   Bunları yapan, bugün niçin hicret ettiklerini sorduğunuz namuslu, rum vatandaşlarımız idi. Bu ateşlerden, bu zulümlerden kurtulanlar yüzde ancak on beşi geçmiyordu,ve bütün mağdurlar kafilesi  Anadolu’ya ancak kırılmış namuslarıyla bir köyden yirmi ihtiyarın delaletiyle kırk elli kadın ve yirmi otuz çocuk ile gelebilmişdi ki orada bu sene tatlı bir ömür geçirecek iken cehennemî bir hayat yaşadı,ve mürüvvet erbabının uzattığı bir dilim ekmekle ancak midesini doldurdu.

       İşte 1329 temmuzunda dönen halk, bu kırık dökük halk idi. Bu halk ki hayatının ârâmını, iffetini, haysiyetini, ocağını, evladını ve nihayet asker evladının, damadının ona bırakdığı en kıymetli hazinesi olan kızlarının, gelinlerinin namusunu gayb etmiş!      Bir halk ki Tekfur dağı iskelesine çıkarak yalın ayak, uryan yürürken bir sene evvel mesud, müsterih bırakdığı köyünün yerinde şimdi bir yangın yığını görüyor ve o taze kızlar, kadınlar ise ser-hadde şehid olan kocalarının mü’ebbed firakına yanarken şimdi de bir yıl evvel namuslarının kirlendiği bu eski baba ocağına, koca ocağına nasıl kırık bir yürekle dönüyorlar idi…
      Bir kere düşününüz muhterem meb’usumuz Emanolidi Yunanidis Efendi ! İşte dönen halk, inleyerek, sürünerek, yurdlarına dönen halk bunlar idi. Artık bu kalblerde ne hararet, ne şevk, ne ümid kalmışdı. Şimdi bunlar birer uhrevi mahluk gibi mezarlarına girinceye kadar gönüllerinde birer mezar taşımak… Felaketlerinin bu hasarına, felaketlerinin icra sahasında ağlamak için geliyorlar idi.

    Tekrar ediyorum, muhterem meb’us emanuelidi !  o direğe bağlanan siz olmalıydınız ve hareminizle kızınız,  gelininiz gözünüz önünde hırslı ve kanlı kucaklarda sıkılırken görmeliydiniz sonra haya ile hayatın rabıtası varsa acaba yine mebusan küsüsünde dahiliye  nazırına “rumlar niçün hicret ediyorlar ? ” sualini sorabilirmiydiniz?  Edirne rumları neden hicret ediyorlar mı dediniz ?  Edirne kalesi sükut ettiği gün,şehrin her sokağında,Türk mahallelerinin her hanesinde elinde birer ikişer çuval ve balta olduğu  halde kudurmuş aç bir kurt sürüsü gibi saldıranlar, yanındaki  dükkan komşularının varını yoğunu taşıyan ve nihayet benim evimi iğneden ipliğe kadar aşıran, senelerce hanemde çoluğuyla çocuğuyla beslediğim Rum hizmetçilerim, Rum komşularım ve Rum vatandaşlarım idi! Şimdi, Türkler Edirne Vilayetine gelince daha bir gün evvel evini yakan, gözünün önünde karısını, kızını, gelinini berbat eden,  Hânumânına incir diken bu sevgili Rum vatandaşına:
– Uzat, babamı kesen, karımın ırzını yırtan, evimi yakan, bahçemi söken şu elini öpeyim mi? dememizi istiyorsunuz.
Ne demek istiyorsunuz?
Memleket bir sene cehennemler, ateşler, kanlar içinde yoğurulduktan sonra, her tarafta kan, irin, ölüm koşarken,Ovalar,dereler,vadiler küme küme insan cesedleriyle dolmuş,Sürülerle kargaların konup kalktığı bu ecsad hep bizim evladımız, anamız, babamız, kocamız iken memlekete bu zulümleri reva gören rum vatandaşlarının bütün bu yaptıklarına göz yumarak yine ensemizde pilav mı pişirtelim.

    Siz Türkün, mamur ve cesur Türkün,Şu canına, ırzına, devletine, dinine, namusuna  kasd ettiğiniz Türkün uluvv-i cenabane, itaatine bakınız ki daha Edirne’ye giderken karşısında gezen, dolaşan, mesud ve ferih gülen, evinde, ailesinden hiç bir şey eksilmeyerek bilakis Türk malıyla, kanıyla artmış olduğu halde dolaşan bu Rumların üzerine atılmadı,İntikam almak maksadıyla bir şey yapmadılar.
       Muhterem mebusumuz Emanuelidi Yunanidis Efendi!
Türk ordusu bir Yunan kasabasına girse idi ve orada Türklerde  bulunsa da bu arkadaşlarınıza aynı muameleyi yapsa idi. Sonra Yunan askeri burasını istirdad eylediği gün acaba orada bir nefer Türk kalır mıydı?
Halbuki burada öyle mi oldu?
     Edirne’nin istirdadında siz şehadet etmeseniz de biraz düşünenler, biraz hak ve mantığa riayetkar olanlar teslim ederler ki bütün Rumlar Kollarını sallayarak kurbanlarının ortasında gezdiler ve hiç kimse onlara ne yapıyorsunuz demedi.
      Lakin gün geçtikçe, çıplak ve aç kalmış Türk köylüsü öküzünü komşusunun ahırında, kızının entarisini, evinin örtüsünü, yorganını hanesinde görünce istedi ve hükümete müracaatla istedi.

 Sonra! bu resmi talebler Rum vatandaşlarımızın canını sıktı.
Onlar mağlub olan Türkün malına konmuşlar idi. Bittabi yağma malı demekti ve artık Türk için mal, mülk, hayvan ve hayat varmıydı?
Bir Rumun nazarında Türk olmak kadar  affedilmez bir cinayet var mıydı?
Tabiidir ki bunlar birer birer yakalanıyor idi. Tabiidir ki arzları  Pa-mal edilenler, hükümete teslim ediyorlar idi ve işte bundan sonra yaygara koptu…

      Anlaşıldı ki hakkını isteyen Türk onu meşru’ vâsıta ile alacaktı. Rum ise zaten bu hükümetin yıkılmasını istiyor idi… Bıraktı ve korkudan ziyade utandığından kaçtı. Rica ederim, meb’us efendi, tabiidir ki sizin kafanızda, nurlu dimağınızda mantık vardır yalnız rica ederim bu mantık Yunan mantıkı olmasın!

        Hükümet bu mes’elelere nihayet vermek için toptan bir avf u umumi ilan etti. Lakin bu avfın ilanı Rumların hiç işine gelmedi. Çünkü onlar hapishaneden çıkınca yine kollarını sallayarak halkın arasında, şimdi galibiyet neşvesiyle daha istihzakâr gezmek istiyorlar idi,Halbu ki mahkumiyetini bitiren bir canı bir câni, ma’zurun akrabasının bulunduğu yerde ikamet edememesi bütün devletlerin kanunlarında yok mudur? Hükümet bu câni Rum efendileri bırakıp da intikam hırsıyla bir gün gaib edecek Türklere paralatsın mı istiyorlar? Tabii değil mi? Çünki o zaman siz yine bağıracaksınız.

– Bakınız Türkler bizi nasıl kesiyorlar!

    Vakıa sizin gibi Türk olmağı bir cinayet sayanlara bir hakkı kabul ettirmek imkanı olmadığını pek rânâ biliriz. Ancak, sizin meb’ûsanda bahs ettiğiniz beşeriyyet tarihini Edirne vilayetinden hicrete mecbur olan bir kaç bin Rum’un gitmesiyle kızaracağını söylediğiniz halde bu Rumların  Muharebede irtikab ettikleri cinâyetleri kayd eden asr-ı hazır tarihini değişdirebileceğinizi söylemediniz. Kanaatleri tegayyüre imkan bulsanız bile yirminci asrın tarihini kızartan Rumları temizleyemezsiniz.

       Senelerden beri başında taşıdığı fesin ne kabahati vardı ki kal’a sükut ettiği gün Edirne sokaklarında fesleri yırtan; Türkleri başından alarak içine pislik doldurup atan müdafaa ettiğiniz Rumlardan başkası değildir,şimdi zannedersem  Edirne Rumlarını kimse hicret ettirmiyor, bil’akis Rumlar mağdurlarının, kurbanlarının arasında yaşamak kudretini bulamadıkları için yıkılıp gitmek istediklerini biraz anladınız…
     Vakıa sizce bir Rum bir melekdir  belki ondan daha başka bir şeydir.  Çünkü Rum olmak onun her şeyden her fenalıktan beri olduğuna kâfidir. 
Irz yıkmış, hânuman söndürmüş ise madem ki Rumdur, bu yıkdığı her halde iyidir. Çünkü Rumdur.İşte sizin mantığınız ve işte sizin kanaatiniz!
Lâkin, ricâ ederim Sofulu’da, Dedeağaçda, Gümülcine’de, İskeçe’deki Rumlar ne oldu? Neden patrik efendi hazretleri ve zât-ı âliniz Bulgaristan hükümetine söz geçiremiyorsunuz.Her Bulgar ne yapıyor biliyor musunuz? İskeçe’de Dedeağaç’da bir tek Rum bırakmadıkları gibi hududtan çıkarırken de nasıl çıkardıklarını tabii duymuşsunuzdur. Biz pek cesur selefiniz  Kozmidi efendiyi ve  Boşo efendiyi  unutmadık, şimdi pek çok siyasi olan bu meselenin iç yüzünü sizinle açık idrak, açık iman ile biraz konuşalım, istikbalde beni boğazlamak için kabına sığmayan dostum!
    Türkler için, şu geçen yıl bir ümid, bir beka ve hayat ümidi kalmamıştı.

     Biz dört taraftan terk edildik, hariçten, dahilden  gördüğümüz ihânetler, hıyânetler, bize hayatın acı ve sert hakîkatini bütün maddiyatıyla gösterirken bu ictimâî hey’etde de bir milli vicdanın, mefkûrenin ne olacağını pek âlâ anlattı. Fâtih, İstanbul’a girdiği gün o asrın harb kavâidi bütün yakmak, yıkmak, öldürmek olduğu halde ve nihâyet bu cihangir ve muzaffer Fâtih’in karşısına dikilecek bütün dünyada  bir kuvvet yok iken o mağlub bir Rumluğa dinini, hürriyetini, lisanını bağışlamış,İstanbul halkı bu galib hünkârın gayz ve şiddetine, asrın yakıp yıkan ve bunu meşrû’ sayan kaidelerine değil hilm ve şefkâtine, mürüvvet ve adâletine mazhar olmuştu.
       Fâtih’in bahş ettiği bu imtiyaza bu gün Rum anasırı ne güzel bir şükran mukabelesinde bulunuyorlar görüyor musunuz? İşte bunlar artık Türk’e bir şeyi anlattı,Bizim canımıza,  kanımıza susamış bir unsur var milliyetlerinin Bir unsur ki yaşadığımıza düşman! Artık inkar edilmez bir hakikat var.

   Rumlar milletlerinin inkışafına, inbisatına çalışmakla değil, her Rum olmayan şeye karşı büyük bir nefret besliyorlar ve bence bu işte pek çok haklıdırlar.

  Türklerin gaflet ve cehaletinden ziyade yolsuz semahatinden istifade ederek şu memlekette derin bir Türk düşmanlığı ile işe başladıkları yüz senedir öyle bir nesil yetiştirdiler ki bugün bu genç neslin kafasına bir Türk muhabbeti sokmak ihtimali yoktur.     

      Rumların istediği nedir? Türklerin ölümü! O halde bu muammayı halletmek, rumları memnun eylemek için Türkler mezara girmekden başka bir yol bulamazlar ve rumların mahzuz olacağı gün millet meclisini açmak için gelen  muhterem Türk hakanı yerine, o yüksek ve azametli mevkide “kral  kostantin” hazretlerini görmek,Fatihin minareleri üzerine  mai ve beyaz yunan bayrağının çekildiğini temaşa eylemekdir, bu ise Türk için ölüm demekdir  şu halde ortada iki unsur var ki çarpışacaktır  biri boğmak, öldürmek, mahvetmek istiyor,öteki de ölmemek, mahvolmamak, yaşamak için çırpınıyor. Yaşamak haktır. Her kimden bu hakkı nez’ etmek istersen, ölmemek için nefsini müdafaa etmesi meşru değil midir! Bir Koyunu boğazlarken tepinmesi fazla bir şey midir? İşte Türkler de yaşamak için çalışıyorlar ve Rumlar da bu ölmesini istedikleri Türklerin niçin ölmediklerine kızıyorlar.

      Aziz Dostum Emanuilidi Yunanidis Efendi!
Mektebleriniz her teftişin, her müdahelenin haricindedir…
Kiliselerinize kimsenin dokunduğu yoktur ve nihayet hemen hiç bir teklife tabi olmayarak şu hâkanlıkda âdeta “hariç ez memleket imtiyazı” na mazhar gibi yaşarken Yunanistan’ın harb ilânıyle Rumeli’de, Anadolu’daki Rumlara birden ne oldu, niçin bu kadar behimî, vahşi bir intikam hevesiyle zavallı Türklerin üzerine saldırdılar.

    Başta metropolidler, papazlar, muallimler olduğu halde acaba yapılmadık bir zülum kaldı mı? Allah adamı bir metropolidin başına topladığı kanlı eşkiya ile islam kadınlarını, memedeki çocuklarını boğazladığını düşünmüyor musunuz? Buna vicdanınız varsa ne diyecek? Metropolid efendi Rumdur. Öldürdüğü adamlar ise Türkdür ve bir Türkün kanı bir Ruma helaldir değil mi?  Çünkü başka türlü cevab vermek ihtimâli yoktur. Seneler, senelerden beri küçük çocukların taze dimağlarına, mekteblerde Türk düşmanlığı ta’lim etmek nice şeydir ki İstanbul’da bir Türk mahallesinde, bir maskara Rum terzi “kahr olsun Türkler, burası Yunanistandır” diye anırması kadar bir terbiyesizlikle sokaklarda bağırmak cür’eti kalır..

     Şüphe yok sizce bir tecellüd, bir şecaat, bir medenî cesâret ve nihâyet milli bir hareket olan bu bağırmayı men’ etmek için de Türkler her şer’i vasıtaya müracaat edeceklerdir. 
      Mektebleri neden kapıyorsunuz ve bununla ne demek istiyorsunuz.
Avrupa’ya karşı, Türklerin ne kadar zalim olduğunu, mekteblerinizi sedd  ettiklerini mi anlatmak istiyorsunuz. Lakin tam Rumluğa has bir gürültücülükle yaptığınız bu işte Türkün ne kusuru var,  Hangi Türk sizin mekteblerinizin önüne dikilerek kapanmasını bağırdı ve ne zaman kiliseye, ibadet için giden bir Rumun önüne çıkdı! Şimdi büyük Yunanistan’ı İstanbul’a getirmeğe çalıştığınız yirminci asırda değil Türklerin Yatağanı  önünde bütün Avrupa’nın boyun eğdiği galib ve muzaffer yaşadıkları, mutaassıb senelerde bile kiliselerinizi kapatmak Sizi ibadetten men etmek istemediler ve Türkler temsil politikasını ta’kib etse idiler acaba bu gün İstanbul’da bir nefer Rum kalır mıydı? Bunlar öyle meselelerdir ki tarih-i beşeriyyet bunu bir gün muhakeme ederken Rumun hissesini tamamıyla verecektir ve zamandan daha adil, daha bi-aman bir hakim yoktur.
       Rumlarla meskun hangi kasabaya girseniz, orada hakim bir Türk hükümeti var iken Yunanlılığın hüküm sürdüğünü görürsünüz. Hangi  Rumun evine girerseniz mutlaka duvarlarında Türkü tezlil ve tahkir eden, Yunanlılığı tebcil ve tekrim eyleyen levhalara tesadüf edersiniz ve nihayet memleketin kanununa karşı isyankar bir ruh taşıyan Rumluk bu yolda istediği kadar devam edebilir. Ancak Türk’de hareketinde tabii serbesttir.
      Muallimleriniz, daima ve daima Türklüğü bir düşman olmak üzere çocuklarınıza talim ederken, ötede zavallı Türk buna karşı boyun eğdiği için mi bu kadar fena oluyor: Kafasını ezmek istediğiniz Türkün yaşamak istemesini bir kabahat sanıyorsunuz ve bu Yunan mantığıyla dolu kafanızdan çıkan müsasebetsiz sualler ile şûra-yı ümmet kürsisini iştigâl edeceğinize Rumlara memleketin kanunlarına itaat eylemelerini tenbih etseniz olmaz mı?
Azîzim… Açık idrak, açık iman ile söylenilen bir hakikate karşı itiraza yol yoktur. Çünkü güneşe delil kendi vücududur.
    Şimdiye kadar hükümetci yaşayan Türk, memleketin her işine metîn bir azim, kavi bir iman ile sarılmak ve Anadoluda böyle bir nesil yetiştirmek için, bütün acı hakikatleri Türk çocuklarına Türk münevverleri anlatıyor. İşte siz bu uyanmanın, bu kıpırdamanın düşmanısınız ve Türkün şu yaşamak istemesi sinirlerinize dokunduğu için memlekette ebedi bir rahatsızlık çıkarmak, her gün hükümeti müşkilat ortasına sürüklemek için çalışıyorsunuz,dediğim gibi siz milletinizin inkişafına, Ayasofya minareleri üstünde Yunan bayrağı görmeye ne kadar haris, ne kadar teşne iseniz, biz Türkler de Selanik’i Atina’yı almaya o kadar teşneyiz.  

     Anadolu’dan, İstanbul’dan, Edirne’den Yunan ordusuna koşarak vatandaşlarına kurşun atan Rumlar hangi milli gayeye koşuyorsa Türkler de artık Anadolu’da kanını emen,ticaretini, mahsulatını, her şeyini alarak Yunanistan’ın satvet ve şevketine taşıyan,kendi sînesini delmek için kurşun atmağa sarf eden Rumların elinden bütün bu ticaret menbaalarını almağa azm etmiştir.
      Hükümet, tebaa arasındaki münasebatı muhafazaya mecburdur ve adl ile müsâvat ile muamele edecekdir ve hiç bir zaman babamı, anamı, öldüren bir adam ile alış veriş eylememi emredemeyecekdir. Çünkü bu gayr-i vicdâni emri ben dinlemeyeceğim ve benim Türk ruhum bütün evladıma, bütün milletime daima daima “Rum Düşmanlığı” ta’lim edecekdir. İstikbalde ise, birbirinin boğazını mutlaka sıkmak, tarih sahifesinden  Her ikisinden birinin kalkması lazım bu iki unsurdan, Türk ve Rum anasırından, Türkün galib muzaffer olması için de ne yapmak lazımsa ben onu milletime, milletimin evladına ta’lim edeceğim ve her Türk bu mukaddes, ulvi, vatani vazifeyi ifa edecekdir: Ya ölüm, ya hayat; işte Türk milli gayesi budur… Ya Atina ya Adem,işte Türk milli kıblesi de budur…

  Günümüz Alfabesine Aktaranlar ;

Tarih-i Kadim Grubu üyeleri ;  Zeki Özkan ,Yılmaz Akçaalan,Mustafa Demirel,Hafize Bozkurt ,Mehmet Kahramanoğlu,Ali Öztürk,  Şems-i Kimya,Hülya Komesli Teymur, Günay Aksu Erkan’a sonsuz teşekkürler.

Edirne Tarihi Araştırmacısı. www.edirnetarihi.com sitesi kurucusu.

Yorumlar

Edirne Hava Durumu

booked.net

Yazılarımız Mailinize Gelsin

Mail adresinizi girin:

Delivered by FeedBurner

Ziyaretçi İstatistikleri

  • 775Bu gönderi:
  • 1486573Sayfa Okunması:
  • 369Bugün okunanlar:
  • 4767Aylık okunma:
  • 881518Ziyaretçi Sayımız:
  • 300Bugün kü ziyaretçiler:
  • 161Dünkü ziyaretçiler:
  • 3211Aylık ziyaretçi:
  • 4Şu anda online olan ziyatçiler:

.